Balkanlar’ın ve Bağlantısızlar Hareketi’nin güçlü devletlerinden biriydi Yugoslavya. Soğuk Savaş’ın bitmesinden hemen sonra, kanlı bir iç savaşla parçalandı. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB), bu ülkenin parçalanışını memnuniyetle, ellerini ovuşturarak izlediler. Parçalanmayı teşvik ve tahrik ettiler. Sonrasında yaşananları biliyoruz…

ABD; onun işgal ve saldırı aygıtı olan NATO; Balkanlar’da nüfuzunu daha da artırdı kısa sürede. NATO ve AB; Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya çıkanlardan, ayrıca dağılan Varşova Paktı üyesi ülkelerden gözlerine kestirdiklerini üye yaptılar. Balkanlar, Doğu Avrupa, Baltık Denizi, Karadeniz’den hareketle, Kafkasya’da, Orta Asya’da, Hazar havzasında renkli devrimleri daha kolay yaptı ABD. Gürcistan’da, Ukrayna’da, Kırgızistan’da yaşananları hatırlıyoruz.

Afganistan ve Irak işgalleri de belleğimizde. Afganistan; her ne kadar enerji zengini olmasa da Hazar havzası açısından önemi, İran, Çin ve Hindistan açısından kritik konumda olması nedeniyle, ABD’nin hedefindeydi. Ardından emperyalizm Libya ve Suriye’ye çullandı. Bu ülkelerde yaşananları her gün görüyoruz.   

EMPERYALİZMİN PAKET PROGRAMI

Günümüzden 30 yıl önce parçalanma sürecine giren ve kısa zamanda dağılan Yugoslavya deneyimi, bugün için de öğretici. Salgın hastalık sonrasında ABD başta olmak üzere kapitalizmin merkez ülkelerinde yaşananlar; sağlıkta, aşıda, beslenmede, gıdada, barınmada görülen aksamalar; sınıfsal uçurumun derinliği; ekonomik paketlerin öncelikle kimleri gözettiği; kamucu, toplumcu, halkçı, emekten yana politikaların önemini bir kez daha gösterdi. Yugoslavya deneyimi bu açıdan da kıymetli.

Bugün, bireyciliğe karşı toplumculuk, bencilliğe karşı dayanışma, özelleştirmeye karşı kamuculuk, liberalizme karşı devletçilik ve halkçılık savunulacaksa, Yugoslavya’nın başardıkları, neyi nasıl yaptığı, neleri neden yapamadığı, niçin kısa sürede kanlı bir şekilde parçalandığı, çok iyi incelenmeli. Özelleştirmeyi dayatanların, bir yandan da mezhepçiliği, etnik ayrılıkçılığı dayattıkları; ortaklıkları ve benzerlikleri değil, farklılıkları ve ayrılıkları öne çıkardıkları; sınıf siyasetini değil, kimlik siyasetini özendirdikleri unutulmamalı. Tüm bunları, bir paket programın parçaları olarak önümüze sürdükleri göz ardı edilmemeli.

Kendisi ulus devletine, ulusal kimliğine, ulusal ekonomisine, çiftçisine, köylüsüne, müteşebbisine, küçük-orta boy işletmesine sahip çıkanların, söz konusu gelişmekte olan ülkeler, azgelişmiş ülkeler olduğunda, bu politikaların tam tersini savunduklarını biliyoruz. Kendi enerji kaynakları konusunda hassas ve kıskanç olan devletlerin, başka devletlerden, enerji kaynaklarını özelleştirmelerini istediklerini görüyoruz. Ulus devlet güçsüzleşince, sosyal devleti korumanın ve savunmanın da çok zorlaştığını yaşayarak öğreniyoruz.

Kısacası, emperyalizmin “böl, parçala, yönet” anlayışı tüm vahşetiyle ortada duruyor. Tarihte ve çevremizde yaşananlar ise bugüne ve yarınlara ilişkin dersler veriyor.

Barış Doster