Geçen hafta G7 Zirvesi’nden NATO zirvesi ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) – Avrupa Birliği (AB) zirvesine kadar, ABD Başkanı Joe Biden, Avrupa’ya yaptığı ilk ziyarette Çin’e karşı sözde bir “değer ittifakı” kurmaya çaba harcadı. Ancak Almanya Başbakanı Angela Merkel, G7 zirvesi sırasında dış dünyaya, iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik açısından “Çin bir kenara bırakılırsa, asla bir çözüm bulamayacağız” mesajını iletti.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, G7 “Çin’e düşman bir kulüp değil.” dedi.

Açıkça görülüyor ki, AB’nin iki lideri ABD’nin peşine düşmek istemiyor. Bugüne kadar ABD ve AB güvenlik açısından halen müttefik olsalar da, iki taraf arasındaki birçok farklılığın mevcut olmasından dolayı, “transatlantik ortaklığı” çoktan beri görünüşte uyum içinde, ama aslında çelişkili bir duruma girdi.

İlk olarak, ABD ve Avrupa’nın farklı stratejik yönleri var. ABD, ideolojiye dayalı “küçük çevreler” oluşturmak ve G7’yi altyapı inşaatı ve teknolojik rekabet gibi alanlarda Çin ile rekabete çekmek istiyor. Ancak bu kuşkusuz AB’nin stratejik özerkliğini ve Çin ile iş birliği yapmaya dair gerçekçi taleplerini ihlal eder.

İkinci olarak, ABD ve Avrupa’nın temel çıkarları farklıdır. Fransız Les Échos’da kısa süre önce yer alan haberde, Avrupa’nin Beijing’e karşı hamleleri desteklememesi gerektiğine,  çünkü Beijing’in geçen yıl Washington’u geçerek Avrupa’nın en büyük ticaret ortağı haline geldiğine, aynı zamanda Beijing’in iklim değişikliğine karşı mücadeledeki konumun vazgeçilmez olduğuna dikkat çekildi.

Ayrıca Avrupa’nın ABD’ye olan güveninin azalması, büyük ölçüde ABD’ye bağımlı kalmamasına neden oldu. Boeing ve Airbus arasındaki anlaşmazlıktan “Nord Stream 2” gaz boru hattı oyununa, dijital vergi anlaşmazlığına kadar, ABD ile Avrupa arasında anlaşmazlıklar sürüyor. ABD’nin Avrupalı liderleri uzun vadeli izlemesiyle ilgili son skandal, Avrupa’nın ABD’ye olan güvenini daha da zayıflattı.

Biden Avrupa’yı Çin’i engelleyen bir “savaş arabası”na bağlamayı umuyor, ancak Avrupa’nın stratejik odağı ve kalkınma çıkarları bununla çelişiyor.

Daha da önemlisi, günümüz uluslararası ilişkilerinin çok kutuplulaşmasında, ideolojiye dayalı “küçük çevreler” ve grup siyaseti, tarihin gidişatına aykırıdır.

ABD ve Avrupa’nın “değerler ittifakı” sloganı bir kez daha haykırılsa bile, bunun siyasi bir blöf gösterisi olmaktan öteye gidemeyeceği ortadadır.