İsveç’in dünya sinemasına armağan ettiği en önemli yönetmen olan Ingmar Bergman (1918-2007), “Bir Yaz Gecesi Tebessümleri”nden “Yedinci Mühür”e, “Persona”dan “Yaban Çilekleri”ne, “Tutku”dan “Fanny ve Alexandre”a, “Çığlıklar ve Fısıltılar”dan “Güz Sonatı”na açılan yelpazedeki başyapıtlarıyla, yedinci sanat tutkunlarının gönlünde çok sağlam taht kurmuş bir sanatçı. Her sinemasever, her sinema yazarı ve başta Woody Allen olmak üzere pek çok sinemacı, Bergman filmografisinin değişik halkalarından fazlasıyla etkilenmekte, farklı filmlere hayranlık beslemekte ve unutulmazlık atfetmekte çok haklıdır. Çünkü her filminde farklı sarsıntılar yaratmayı, sarsıntı içindeki karakterleri resmetmeyi başarmıştır usta yönetmen.

Benim unutamadığım ve sık sık anımsamak zorunda kaldığım Bergman filmi ise Türkiye’de “Kış Işığı” ya da “İbadet Edenler” adıyla bilinen “Nattvardsgasterna”dır.

1962 yapımı 80 dakikalık film, karlı bir kış günü küçük bir köyde, üç saat boyunca yaşananları anlatır. Öykünün odağında, inancını sorgulamaya başlamış rahip Thomas Ericsson vardır ama çaresizlik içindeki karısının rahiple konuşmaya ikna etmeye çalıştığı, suskun, bezgin, umutsuzluk içinde çırpınan, yaşamına son verme arzusu duyan Jonas Persson da benzersiz bir karakterdir. Büyük, derin, onulmaz bir derdi, kurtulamadığı bir takıntısı, üstesinden gelemediği bir korkusu vardır, üç çocuk babası zavallı adamın.

GAZETELER “ÇİN’İN ATOM BOMBASINI” YAZIYOR!

Karin Persson, kocası hakkında şu bilgiyi verir Rahip Ericsson’a:

“Kendimizi yitik hissediyoruz. Aslında benim çok sıkıntım yok ama Jonas’ın sabrı tükendi.”

Ne yapacağını şaşırmış halde rahipten yardım bekleyen kadın devam eder:

“Bu durumu geçen bahar başladı. Jonas gazetede Çin’le ilgili bir haber okudu. Haberde Çinlilerin nefretle yetiştirildikleri yazıyordu ve Çin’de çok yakında atom bombası üretileceğinden bahsediliyordu. Kaybedecek bir şeyleri yokmuş. Böyle şeyler yazıyordu. Bu, beni çok endişelendirmiyor, belki hayal gücüm çok kuvvetli olmadığındandır. Ama Jonas bunu düşünmeyi bırakamıyor, sürekli bunu tartışıyoruz ama ona çok yardımcı olamıyorum. Üç çocuğum ve karnımdaki bebekle ona yardımcı olmayı beceremiyorum.”

Rahip Ericsson, kadını şu sözlerle yatıştırmaya çalışır:

“Herkes bir noktaya kadar bu endişeyi taşıyor ama inancımızı Tanrı’ya yöneltmeliyiz. Basit, sıradan hayatımızı yaşıyoruz ve zulüm güvenli dünyamızı parçalıyor. Bu çok ezici ve Tanrı çok uzakta duruyor. Kendimi çok aciz hissediyorum. Ne söyleyebilirim bilmem. Istırabınızı anlıyorum ama yaşamaya devam etmelisiniz.”

Jonas bu noktada ilk kez lafa karışır:

“Neden yaşamaya devam etmeliyiz… Bir şeyler yapmak için gücümüz yok…”

Rahip, daha sonra kiliseye tek başına gelen Jonas’la bir kez daha görüşür ve tükenmişlik içindeki adamın bunalımının adını koyar:

“Yani işin özü şu Çin meselesi!”

ACİZ RUHLAR İÇİN DUA EDELİM

Nasıl olsa herkesin Çinlilerin atom bombasıyla öleceğine inanan ve bu korkusuna adeta ibadet eden Jonas’ın o günü beklemeye niyeti yoktur, kendi işini kendi görmeye kararlıdır ve kiliseden çıkıp gittikten 15-20 dakika sonra kendi tüfeğini kullanarak yaşamına son verir.

1960’lı yılların başlarında İsveç’in ücra bir köyünde korku ve kaygı içinde yaşayan Jonas’ın, takıntılı hayatına trajik biçimde son veren o zavallı adamın “gündüz kâbuslarını”, ancak ve ancak Bergman’ın ünlü anı kitabı “Büyülü Fener”deki bir cümleyle, “Bugün bunlar gülünç görünüyor olmalı ama o zamanlar acı bir gerçekti.” diyerek tanımlayabiliriz sanırım.

Evet, şimdi baktığımızda gerçekten gülünç görünüyor ama aynı zamanda da dünden bugüne aslı astarı olmayan gazete-televizyon haberleriyle, yalan dolanlarla sürekli yeniden üretilen “acı bir gerçek” de söz konusu. Öyleyse, kendi korkularına secde eden ve de “Tanrım, beni neden terk ettin!” diye soran aciz, güçsüz, ıstırap çeken yitik ruhların huzur bulması için dua edelim.  

Tunca Arslan