“Yeni normal” çalışanlar için rahatlık yanılsamasına kapılmaya neden olsa da çalışma saatlerinin belirsizleşmesine ve işveren baskısına olanak tanıyor. Akademisyen Orhan Şener bunu “Mekânsal rahatlama zamansal baskı” şeklinde formüle ediyor.

Pandemi ilan edilmesinin üzerinden tam bir yıl geçti. Koronavirüs dünyada ve ülkemizde can almaya devam ediyor. Salgın tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yaşamı kökten değiştirdi. Salgın önlemleri kapsamında yapılan kısıtlamalar ve teknolojik gelişmeler birlikte çalışma hayatı yeni kurallarla tanıştı. Teknolojik gelişmeler uzaktan çalışmayı hayatımızın bir parçası haline getirdi. Çalışma düzenlerinin fiziksel mekânlardan dijital ortamlara taşındığı bir “yeni normal” ile karşılaştık. Bu durumdan en çok etkilenen sektörlerin başında da medya ve iletişim alanı oldu. Doğru bilgiye ulaşmanın hayati bir anlam kazandığı bu süreçte medya ve iletişim alanındaki gelişmeler, haber alma hakkına daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bu zamanda toplumun tamamını yakından ilgilendiriyor.

Yapılan araştırmalar, salgınının televizyona ve haber kanallarına olan ilgiyi artırdığını ortaya koyuyor. Türkiye’deki ilk koronavirüs vakasından bu yana televizyon izleme oranının yüzde 23 arttığı belirtiliyor. Salgın televizyonlarda yayıncılık biçimini de değiştirdi. Stüdyodan yapılan programların bazıları maskeyle yapılırken sokağa çıkma yasaklarının yoğunlaştığı günlerde telekonferans sisteminin yaygınlaştığına şahit olduk.

DİJİTAL ALANDA KALICI DURUMLAR YAŞANDI

Dijital mecralar yeni normale daha fazla adapte olup evden çalışma sistemine geçerken bu durum geleneksel medyaya büyük darbeler vurdu. Gazeteler kapandı, tirajlar düştü. Özellikle geleneksel medyada “ana akım” diye tarif edilen gazetelerin evden çalışma sistemine kalıcı olarak geçmesi ise haberciliğe dair endişeleri beraberinde getirdi.

Öte yandan gazeteciliği yakından etkileyen dijital alanda da kalıcı yeni durumlar yaşandı. Bilişim sektörünün amiralleri sayılan, Microsoft, Google, Facebook, Twitter, Spotify ve Square, “Virüs sonrası uzaktan çalışmayı sürdüreceğiz.” dediler.

CRI Türk’te yayımlanan İlkay Akkaya’nın hazırlayıp sunduğu Yakın Gelecek programında bu konu masaya yatırıldı. Yakın Gelecek’te konuşan Türkiye Gazeteciler Sendikası Akademi Direktörü ve Akademisyen Orhan Şener, büyük teknoloji şirketlerinin daha fazla verim almak için Silikon Vadisi’ne kurmuş oldukları kampüslerde oluşturduğu konforu hatırlatarak yeni durumda bu şirketlerin buna mecbur olmadıklarını anladıklarını ve uzaktan çalışma biçimini benimsediklerini söyledi ve şu öngörüde bulundu:

TEKNOLOJİ ŞİRKETLERİ YENİ MODELİ BENİMSEDİ

“Tahmin ediyorum ki, büyük teknoloji şirketleri yüzde 70-80 oranında çalışanını kampüslere geri döndürmeyecek. ‘İstediğiniz yerden çalışın.’ diyecekler. Bunun için de sonuç odaklı bazı sistemler kuracaklar. Bir yandan Diskord’dan ses ile acil şeyleri konuşurken bir yandan da Slack benzeri araçlarla yazılı olan iletişimlerini gerçekleştirecekler. Toplantılarını Zoom ya da Microsoft Teams gibi şeylerle yapacaklar. Performansları da yaptıkları işe göre olacak, bulundukları saate göre değil. Bunun onlar için şöyle bir avantajı var; dünyanın herhangi bir yerinde yaşayabilecekler. Yani siz Google’da çalışıp Uzak Doğu’da veya Doğu Avrupa’da bir yerde yaşadığınızda müthiş bir kur avantajınız oluyor ve çok daha güzel bir şehirde çok daha güzel imkânlarla ailenizle yaşama imkânınız doğuyor. Bu Türkiye için de geçerli. Birçok firmanın çalışanının İstanbul’da yaşamak zorunda olmadığını düşünün. Şimdi bile Fethiye’ye gidip yerleşen çok insan var. Ege kıyılarında kiraların yükseldiğini biliyoruz. Sağlanan esneklik belki yaratıcılığı ve performansı artıracak.”

“HER AN DÖNEBİLİYOR OLMAMIZI BEKLİYORLAR”

Uzaktan çalışmanın avantajlarının gözümüzü boyamaması gerektiğine dikkat çeken Orhan Şener,  dezavantajlarını anlatırken sistemi “Mekânsal rahatlama zamansal baskı.” diye tarif ediyor.

“Eğer bu süreç düzgün şekilde yönetilemezse, düzgün regüle edilmezse taşeronlaşmaya da gidebilir.” diyen Şener, sözlerine şöyle devam etti:

“Şu anda bile birçoğumuz dışarıdan çalışırken internetimizi kendimiz ödüyoruz. Yeni bir sandalye koltuk almak zorundayız. Belki bilgisayarımızı değiştirdik. Evin elektrik faturası, interneti, suyu, gazı, tuvalet kâğıdı, yediğiniz yemek, içtikleriniz hepsi sizin cebinizden çıkıyor ve çoğu kurum destek olmuyor. Onu da geçelim zaten bilgisayar başındasınız. ‘Bir Zoom yapalım’, ‘Şu emaile de bakar mısın?’ yani mekânsal olarak rahatlama zamansal olarak baskı yaratıyor. Her an dönebiliyor olmamızı bekliyorlar. Patronlar şöyle düşünüyor; zaten evdesiniz ne yaptığınızı da görmüyorum arayınca hemen dönün. Bazı yerlerde gözetim sistemlerinin de kurulduğunu biliyoruz. ‘Kameranı asla kapatmayacaksın, tuvalete gittiğinde haber vereceksin, şu kadar zamandan fazla mola vermeyeceksin.’ dendiğini biliyoruz. İş hayatında anlamlı bir gelecek bekliyorsak evden çalışmanın da mümkün olduğu sistemler kurulmalı. Çalışanların haklarının işverenlerce suistimal edilmeyeceği bir düzenin inşa edilmesi gerekir. Son olarak bir gelecek varsa bu kendi kendini kurmayacak. Bizler inşa edeceğiz. Hepimize görev düşüyor.”