CGTN / Carlos Martinez

Batı medyasındaki yüzeysel analizlerin aksine, Ukrayna’da ortaya çıkan kriz Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından çıkarılan herhangi bir psiko-patoloji ürünü değildir. Yok yere de ortaya çıkmadı. Bu kriz yıllardır tertiplenen bir fırtınanın zirvesidir. 

Bu durumun anlaşılmasının önemli iki kilit bileşeni vardır. Birincisi Rusya’nın güvenliği meselesidir. Eski Sovyetleri Birliği Devlet Başkanı Mikhail Gorbaçov ve heyetinin, 1989-1990 yıllarında Almanya’nın yeniden birleşmesi konusundaki görüşmeleri sırasında Batılı liderler, NATO’nun sınırlarını doğuya doğru genişletme çabasına girmeyeceğine ve Rusya’nın meşru güvenlik endişelerinin ciddiye alınacağına dair kesin taahhütlerde bulundular.  Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hua Chunying’in dediği gibi, “Amerika Birleşik Devletleri (ABD), NATO’nun doğuya doğru genişlemesini her şekilde Rusya’nın kapısına doğru beş dalgada yaptı ve gelişmiş saldırı stratejik silahları konuşlandırarak”, eski ABD Başkanı George HW Bush ve eski Almanya Başbakanı Helmuth Kohl’un verdiği taahhütleri açıkça ihlal etti. 

ABD ile Avrupa Birliği (AB) 2014 yılında, Rusya karşıtı ve Batı yanlısı bir hükümeti iktidara getirmek için Ukrayna’da hükümet darbesine müdahil oldu. Bu hükümet aktif biçimde NATO üyeliği peşinde koşuyor, NATO ile ortak askeri tatbikatlara katıldı ve ABD’den yüz milyonlarca dolar değerinde gelişmiş silahlar aldı. Rusya’nın niçin bu durumdan endişe ettiğini anlamak zor değil. Profesör Jeffrey Sachs’ın yakın zamanda Financial Times’ta yorumladığı gibi: “ABD, Meksika’nın Çin liderliğinde bir askeri ittifaka katılmasından memnun olmazdı. Ne ABD ne de Rusya kapılarında diğerinin ordusunu istemiyor.” Rusya ve Ukrayna, yaklaşık 2 bin kilometre uzunluğunda bir kara sınırını paylaşıyor. Moskova, Rusya’yı bariz biçimde stratejik düşman olarak tanımlayan Ukrayna’nın bir nükleer anlaşmanın üyesi olması konusunda haklı olarak temkinli davranıyor. NATO bazen Batı’yı bir savunma ittifakı olarak göstermekle birlikte, Irak, Libya, Afganistan ve Çin elçiliğinin bombalandığı Yugoslavya’daki eylemleri çok farklı bir hikâye anlatıyor. 

RUSYA İKİ TEMEL MESELEYE ODAKLANDI

İkinci temel mesele, Ukrayna’nın doğusunda yer alan Donbas bölgesindeki insanlara yönelik baskılar. Bu bölgedeki nüfusun büyük bölümünü etnik Ruslar oluşturuyor, insanlar ilk dilleri olarak Rusça konuşuyor ve kültürel olarak Batı’dan daha çok Rusya’ya özgü gelenekleri var. Bu insanlar 2014 yılında Rus karşıtı bir hükümetin kurulmasını reddettiler ve tek taraflı olarak bağımsızlık ilan ettiler. Aynı yıl yapılan referandumlarda Donetsk ve Lugansk bölgeleri Ukrayna’dan ayrılmak için sırasıyla yüzde 89 ve yüzde 97 oranında olumlu oy kullandı. Oylama sonuçlarını veya federal sistem içinde özerklik önerisini kabul etmeyen Ukrayna’daki merkezi otorite, Donbas’ta, Ukrayna ordusunun yanı sıra neo-Nazi bağlantılı paramiliter çetelerin yürüttüğü korkunç bir savaş başlattı. O tarihten bu yana Donbas’a yönelik günlük topçu saldırılarında birçoğu sivil 13 binden fazla kişi öldürüldü. 

Bu terör kampanyasına Rus dili ve kültürüne yönelik saldırılar eşlik etti. Rusçanın okullarda ve diğer resmi kurumlarda kullanılması yasaklandı. Kamu daireleri Rusça konuşan ya da Rus yanlısı olduğu düşünülen kişilerden büyük oranda temizlendi. Bir nebze kışkırtıcı olmak gerekirse, bütün bu süre zarfında Çin’in Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi’nde hayali kültürel soykırım araştırması yapan Batılı gazeteciler ve siyasetçilerin aslında Ukrayna’daki gerçek kültürel soykırıma dikkat etmeleri gerekiyordu. 

Rusya’nın 2014 yılından bu yana diplomatik çabaları bu yüzden bu iki temel meseleyi çözmeye odaklandı: Donbas bölgesinde Rusça konuşan nüfusu korumak ve Rusya’nın sınırlarını NATO saldırganlığından korumak. Her iki konuda da Washington ve Kiev, uzlaşmaz olduğunu kanıtladı. ABD’nin cesaretlendirdiği Ukrayna Minsk-2 anlaşmasının uygulanmasını ve Ukrayna’nın doğusundaki insanların haklarına saygı gösterilmesini reddetti. Bu arada Kiev yönetimi NATO üyeliği için gürültü çıkarmaya devam ederken, ABD Ukrayna’yı NATO’ya dâhil etmek için çaba gösterdi.  Savaş yerine gerçekten barışı tercih eden, egemenlik hevesinden ziyade çok kutupluluğu isteyen bir ABD hükümeti bu meselelerin çözümüne önderlik edebilirdi. Ancak ister Obama, ister Trump veya isterse Biden olsun gerçekte ABD en küçük bir taviz vermeyi bile reddetti. 

NATO GENİŞLEMESİNİ SONLANDIRMA TAAHHÜDÜNE BAĞLI KALMALI

Rusya’nın 21 Şubat’ta, Donetsk ve Lugansk “cumhuriyetlerini” tanıdığı bağlam buydu ve iki gün sonra, Donbas ve Rusya halkları için tehdit oluşturan Ukrayna’nın askeri tesislerini yok etmek için özel bir askeri operasyon başlattı. Putin, dünyaya Rusya’nın “Ukrayna topraklarını işgal etme planı olmadığı” konusunda teminat verdi. Bu tür bir gerginlik elbette endişe vericidir. Sınırlı hedeflerle bile olsa askeri operasyonlar kolayca kontrolden çıkabilir. Ancak burada temel sorumluluğun, öncelikle sürekli olarak Rusya’nın meşru güvenlik kaygılarını gidermeyen Washington, Londra ve Kiev hükümetlerine ait olduğu açıktır. 

Dünyanın her yerinden insanlar soruyor: Niçin NATO halen var? Birleşmiş Milletler (BM) yapısının dışında var olan saldırgan, özel ve nükleere ilk sarılan askeri ittifakın gerekçesi nedir? Samimi yanıt şu; 1951 yılından 1991 yılına kadar Soğuk Savaş’ın askeri yapısı olarak hizmet eden NATO, şimdi yeni bir Soğuk Savaş’ın askeri yapısının merkezidir. AUKUS ve Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (QUAD)ile birlikte NATO, çok kutuplu bir gelecek için çalışan Rusya, Çin, İran ve diğer bütün ülkeleri hedef alan küresel çevreleme mekanizmasını oluşturuyor. 

Biz sadece Ukrayna’daki krizin hızla ve asgari can kaybı ve yıkımla çözülmesini umut edebiliriz. NATO genişlemesini sonlandırma taahhüdüne bağlı kalmalıdır. Ukrayna tarafsız olmalıdır. Bu temelde bu korkunç kriz çözülebilir.