CGTN / Keith Lamb

The Guardian, bağımsız gazetecilikle gurur duymaktadır. Yazılarının odağı insan hakları söylemi, kimlik politikaları ve liberal demokratik biçimi zorlama üzerine oluyor. Bazıları bunun sol eğilimli yazılarıyla radikal bir gazete olduğuna inanıyor. Bununla birlikte, daha yakından bir inceleme, The Guardian’ın, çoğu zaman, sistemik neoliberal hegemonyayı sürdürmek için hareket ettiğini göstermektedir.

Batılı liberal emperyalizminin stratejik zorunlulukları doğrultusunda ideolojisi, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana köklü değişikliklere uğradı. İkinci Dünya Savaşı öncesi İngiliz liberal imparatorluğu ırksal hiyerarşi ideolojisi aracılığıyla savaşı haklı çıkardı ve burada “beyaz adamın yükü” ve Hıristiyanlık sömürgeciliğini meşrulaştırdı.

Şimdi sağcı olarak tanımlanacak olan bu ideoloji, 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, kolonileri alenen sürdürmenin kâr amacı gütmeyen bir girişim haline gelmesiyle tersine döndü. Nispeten homojen bir İngiliz işçi sınıfının yükselişi, çeşitli şekillerde karşılık verilen liberal elitlere de meydan okudu. Bunlardan biri bölmek ve yönetmektir.

İmparatorluk bölme ve yönetme stratejisi uzun zamandır Britanya İmparatorluğu’nda popüler olmuştur. Burada, imparatorluğun çok uzaktaki bağlantısız bölümlerinden gelen nüfus başka bir bölüme ithal edildi. Örneğin Fiji’ye Hintli işçi getirildi, Çinli işçiler Malezya’ya gönderildi ve Afrikalılar Amerika’yı inşa etmek için köleleştirildi. Liberal politika, etnik gruplar arası birlik oluşturmaktan ziyade her zaman ağırlıklı olarak farklılıkları vurgulamak olmuştur.

İkinci Dünya Savaşından sonra İngiltere, ihmal edilen sömürgelerden ve daha yakın zamanda İngiltere’nin neoliberal “müdahaleleri” ile yok edilen ülkelerden muhtaçların akınına tanık oldu. Bu stratejik değişimi evde haklı çıkarmak için, İngiltere’nin 2. Dünya Savaşı öncesi liberal seçkinlerinin suçlarının sorumluluğu, aslında liberal imparatorluk altında korkunç yoksunluklara maruz kalan Britanya’nın geleneksel işçi sınıfından kalanların üzerine teklifsizce atıldı. 

THE GUARDIAN “BAĞIMSIZ GAZETECİLİK” İLE GURUR DUYAR

Bu bölme ve yönetme stratejisini destekleyen The Guardian, Kafkasyalılara yönelik olumsuzlukları ifade eden makalelerle doludur. Bunun aksine, diğer tüm etnik gruplar kutlanır. Bu en doğru yoldan daha iyi olsa da, Guardian bunun yerine, liberalizmin tarihsel adaletsizliklerini ifşa etmeye dayalı gerçek İngiliz etnik gruplar arası birliği için bir örnek oluşturabilir. Liberal sistemin neden olduğu gelişme eksikliğinin bu göç modelinde önemli bir rol oynadığını ifade edebilir ve çok etnikli işçi sınıfı birliğinin önemini vurgulayabilir. Bununla birlikte, bu sınıf birliği liberal elitlere karşı olacaktır.

Yabancı müdahalesi açısından, sömürgeciliğin bittiği maddi gerçeklik ve Britanya’nın eski sömürgelerinin tebaasının artık İngiliz vatandaşı olduğu gerçeği, Britanya’nın liberal eliti ve hatta “ötekiliğin” insanlaştırıldığı diğer Batılı güçler için bir ikilem yarattı. İşgal, egemenliğe müdahaleyi ve kaynak çıkarmayı gerektiren emperyalizm, artık kabul edilemez ırkçı ideolojilerin ötesinde meşrulaştırılmalıdır.

Bugün, neo-sömürgecilik, insan hakları söyleminin yeni bir uygarlaştırma misyonu ve barbarlara “aydınlanmış” liberal demokratik biçimi getirme arayışı ile meşrulaştırılıyor. Eski usul liberal emperyalizmde olduğu gibi, barbarlık çağrısı, liberal güçlerin kendilerinin son derece barbarlık eylemlerinden önce gelir.

Örneğin The Guardian, insan haklarına dayanarak bir zamanlar en zengin Afrika devleti olan Libya’nın NATO’nun feci yıkımını destekledi. Şimdi, bu başarısız devletten gelen bir sürü mülteci Avrupa’ya akın ediyor ve Avrupalılar arasında sömürülebilir bölünmeleri daha da kızıştırıyor.

Liberal imparatorluğun dışında kalan bağımsız ve birleşik bir Çin, liberal hegemonyanın önünde her zaman bir engel olmuştur. Sömürge döneminde Çin, Batılı güçler tarafından alanlara bölündü. Bu yine ideolojik olarak, Çin duvarlarını yıkmaya çalışan “sarı ırkı” ve liberal serbest ticareti yozlaştıran ırkçı bir söylem yoluyla haklı çıktı. Neoliberalizm bugün halen Çin’in yükselişini durdurmayı hedefliyor ve nihai stratejisi Çin’i balkanlaştırmak olacaktır. Küresel güney tarafından kitlesel olarak desteklenen birçok Kuşak ve Yol projesi Xinjiang’dan geçiyor. Başarılı olurlarsa, Asya’yı ve küresel güneyin geri kalanını geliştirecekler. Bu da, deniz ticaretine dayanan ve dünyayı dengesiz bir gelişme durumunda tutan liberal bir düzene meydan okuyor.

Bu, Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi’ndeki etnik gerilimlerin, Batılı askeri-endüstriyel-kompleks tarafından finanse edilen düşünce kuruluşları ve akademisyenler aracılığıyla körüklenmesini açıklıyor. Burada, kölelik ve soykırım gibi liberal imparatorluğun en kötüsü, Xinjiang’daki Uygur etnik kökenine aktarılıyor. “Kanıt” sahte ve bunun finansmanı da aynı derecede şüpheli. Bununla birlikte, önceden belirlenmiş imparatorluk stratejisine uyar, bu nedenle kendisini kutunun dışında düşündüğünü ilan eden The Guardian tarafından bile hiçbir doğruluk kontrolünün yapılması gerekmez.

THE GUARDIAN, HABER YAPARKEN DAHA GENİŞ TARİHSEL VE JEOPOLİTİK ÇELİŞKİLERE BAKMALI

The Guardian’da yakın zamanda yayımlanan neoliberal sermaye ya da namı diğer Bill ve Melinda Gates Vakfı tarafından finanse edilen bir makale, gazetenin, bugün Çin söz konusu olduğunda etnik sınırlara dayalı olarak bölme ve yönetme rızasını daha da gösteriyor.

Bu makale, Xinjiang’ın (The Guardian’ın “Doğu Türkistan” olarak adlandırdığı) 1949’da Çin tarafından işgal edildiğini iddia ediyor. Ancak, Birleşik Krallık’taki Çin büyükelçiliği bu söyleme itiraz etti. İlk olarak, Xinjiang’ın çeşitli zamanlarda yaklaşık bin 500 yıldır Çin’in bir parçası olduğunu iddia ediyorlar. İkincisi, göçebe hareketiyle karakterize edilen bölgenin tarihi, “Doğu Türkistan”ı statik bir tarihsel varlık olarak nitelendirmeyi saçma kılıyor. Üçüncüsü, orijinal Türk Hanlıkları, aslında, bin yıldan fazla bir süre önce Tang Hanedanlığı (618-907) ve Uygurlar tarafından mağlup edildi. Buna karşılık, göçebe Türkler batıya doğru göç ettiler.

Büyükelçilik, “Doğu Türkistan”ın aslında teokratik bir devlet kurmaya dayalı modern bir oluşum olduğunu belirtir. Burada Çin’in etnik birliğini kırmak ve Çin’i balkanlaştırmak için İslam’a inanan Türk dil grubu seçilmeye çalışılıyor.

Bu nedenle The Guardian, haber yaparken daha geniş tarihsel ve jeopolitik çelişkilere bakmalı ve gündeminin aslında imparatorluk ile neoliberal sınıf çıkarlarının istekleriyle ağır bir şekilde lekelendiğini kabul etmelidir. Etnik gerilimler ve eşitsiz gelişme ile karakterize edilen bir dünya düzenine dayanan hegemonyalarını güçlendirmek için savaş araçlarını ve egemenliğe müdahaleyi kullanmak için bir bahane gerektiren bu çıkarlardır.