Küresel salgın hastalığa karşı geliştirilen aşılar, alınan ekonomik ve toplumsal önlemler, uygulanan sağlık politikaları, 1,5 yılı geçen süre zarfında, şu gerçeği bir kez daha ortaya koydu: Serbest piyasa, özelleştirme, kapitalizm, neoliberal düzen öldürüyor. Kamuculuk, halkçılık, devletçilik, toplumculuk, devrimcilik ise yaşatıyor. Yurttaşı müşteri olarak gören sistem, insanları çürütüyor. Yurttaşı hakta, özgürlükte, sorumlulukta eşitleyen sistem ise insanları özgürleştiriyor. Sadece dünyadaki örnekler değil, Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminin uygulamaları da bunu kanıtlıyor. O nedenle salgın hastalıkla mücadele, sadece tıbbi boyutuyla değil, ekonomik, politik, ideolojik boyutuyla da önemli dersler içeriyor.

Meseleyi tartışmakta yarar var.

Anımsayalım, 1980’lerden başlayarak, 10 yıl sonra, yani Soğuk Savaş’ın bitmesiyle hızlanarak, şiddetlenerek esen ekonomik liberalizm, özelleştirme, serbest piyasa, vahşi kapitalizm, nihayetinde küreselleşme övgüleri, hep aynı şeyleri söylüyordu. Devlet ekonomiden çekilmeliydi. Sosyal devlet kazanımları budanmalı, hatta tasfiye edilmeliydi. Emeğin örgütlü olması engellenmeliydi. Ulus devletin modası geçmişti. Özelleştirme demek, özgürlük ve demokrasi demekti. Devlet; eğitim ve sağlık dâhil tüm temel, kamusal hizmetlerden çekilmeli, özel sektörün önünü açmalıydı. Serbest piyasanın, serbest ticaretin, serbest rekabetin önündeki tüm engeller ulusal ve uluslararası ölçekte ortadan kaldırılmalıydı.

ÖZELLEŞTİRME, DIŞA BAĞIMLILIĞI ARTIRDI

Sonuç ortada. Tüm bu tezlerin müellifi olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), tüm bu politikaları dünyaya dayatan, başka ülkelerde silah zoruyla, işgaller yoluyla hayata geçirmeye çalışan ABD; salgın hastalıkla mücadelede en başarısız ülkeler arasında ilk sıralarda geliyor. Ülkemizde ve dünyada, küreselleşmeyi savunanların, liberal, neoliberal tezleri dillendirenlerin tüm iddialı söylemlerine karşın, sağlıkta özelleştirmenin olumsuz sonuçları yaşanıyor. Özelleştirmelerin talana dönüştüğü görülüyor.

Şurası belli: Üretim, verimlilik, istihdam, ihracat, vergi geliri artmadı. Sermaye tabana yayılmadı. Yeni teknolojiler devreye girmedi. Peki, ya ne oldu? Dışa bağımlılık arttı. Fiyatlar arttı. Tekelleşme arttı. Yoksulluk arttı. İşsizlik arttı. Gelir dağılımı adaletsizliği arttı. Sınıflar ve bölgeler arası uçurum daha da derinleşti.

Tarih bize şu dersi verdi.

Devletin; ulusal koşullara, sermaye birikimine, sınıf ilişkilerine, toplumsal gereksinimlere, sanayi altyapısına göre oran değişse bile, mutlaka, kalkınmaya öncülük etmesi, planlamaya öncelik vermesi gerekir. Hele de Cumhuriyetçilik demek, diğer tanımları yanında, kamuculuk ve planlama demektir. Ezilen dünyada, gelişmekte olan ülkelerde, mazlum milletlerde, kamucu, devletçi, halkçı ekonomiyi savunmak; toplumcu, devrimci, emekçi siyaseti savunmanın temelidir. Milli bağımsızlığı, ulusal egemenliği, işçi sınıfını savunmak nasıl bütünlüklü bir politika gerektiriyorsa, üretim ekonomisini, ulusal sanayiyi ve devletin ekonomide öncü konumunu savunmak da, aynı bütünlüğün ve tutarlılığın gereğidir.

Barış Doster