Tam 50 yıl önce Çin Halk Cumhuriyeti, kuruluşundan 22 yıl sonra 1971’de Birleşmiş Milletler (BM) üyeliğine kabul edildi ve Güvenlik Konseyi’nin beş daimi ülkesinden biri oldu.

15 Kasım 1971’de, dönemin Dışişleri Bakan Yardımcısı Qiao Guanhua başkanlığındaki Çin Halk Cumhuriyeti heyeti BM Genel Kurul salonunda Çin halkının tamamını temsil etmek üzere ilk kez koltuklardaki yerini aldığında, sabırla yürütülen “Tek Çin” politikası kesin sonuç vermişti. Qiao Guanhua’yı kahkaha atarken, beraberindeki Çinli yetkilileri tüm doğallıklarıyla gülerken gösteren meşhur fotoğraf, BM tarihinin en renkli anlarından birini yansıtmaktadır.

Bu olay, dünya diplomasi tarihine geçen uzun bir sürecin, çetin tartışmaların, çarpışan tezlerin, uluslararası hukuk ve uluslararası politika arenasındaki karmaşık hamlelerin ardından yaşandı. Çünkü o tarihe kadar Çin halkının Çin Halk Cumhuriyeti tarafından değil, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) zaferiyle sonuçlanan iç savaşın ardından Taiwan Adası’na kaçan milliyetçi generallerin kurduğu Taipei hükümetince temsil edildiği kabul görüyordu. Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaklaşık 800 milyon insan, yani dünya nüfusunun dörtte biri yaşıyordu; Taiwan’da ise yaklaşık 16 milyon.

Aslında BM’ye yeni bir üye alınmıyor yalnızca “temsil sorunu” gideriliyordu ama bu düzeltme, 1950-1960’lardaki Soğuk Savaş koşulları da düşünüldüğünde oldukça uzun yıllar gerektirdi.

ÜÇ DÜNYA TEORİSİ

Aynı salonda bir Çinli liderin dünyaya seslenmesi ise üç yıl sonra, 1974 Nisan’ında Deng Xiaoping’in kürsüye çıkışıyla gerçekleşti. Almanya’da felsefe okuyan, uluslararası diplomasi tecrübesi ve donanımıyla tanınan Qiao Guanhao o dönemde Dışişleri Bakanı’ydı ve Deng’in, Mao Zedong’un onayından geçen konuşmasını bizzat hazırlayan kişiydi.

Deng’ın 45 dakika süren konuşmasının esası, sonradan “Üç Dünya Teorisi” olarak tanımlanacak olan dünya tahliline dayanıyor, Mao’nun görüşlerini bire bir yansıtıyordu. Buna göre ülkeler, sosyalist ya da kapitalist olmalarına göre değil ekonomik kalkınma düzeylerine göre bölümleniyor; birinci, ikinci ve üçüncü dünya ülkeleri olarak ayrıma tabi tutuluyordu. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği iki süper devlet olarak birinci dünyayı; Avrupa, Kanada vb. gelişmiş ülkeler ikinci dünyayı; hem birinci hem de belli oranlarda ikinci dünyanın baskısı altındaki kalkınmakta olan ülkeler ise üçüncü dünyayı oluşturuyordu. Teori, iki süper devletin hegemonyasına karşı ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinin ittifakını önermekteydi. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ve bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) bugün içinde bulunduğu (bizzat Amerikalı uzmanlarca da dile getirilen) gerileme süreci, söz konusu dünya tahlilinin önemini gösteren iki somut olgudur.

DENG XIAOPING’IN ÇAĞRISI

Ezra Vogel, “Deng Xiaoping ve Çin’in Dönüşümü” (Modus Kitap, çev: Mehveş Leliç, 2017, 878 s.) adlı devasa incelemesinde Deng’ın bu konuşmasına özel ve geniş yer ayırmıştır. Kitabın 83. sayfasında şöyle diyor Vogel:

“Deng’ın konuşması, sıra dışı uzunlukta bir süre alkışlandı. Büyüklüğü ve potansiyeli sebebiyle Çin, gelişen ülkeler arasında teşvik edici bir güç olarak görülüyordu. Gelişen ülkelerden gelen delegeler özellikle Deng’ın Çin’in asla baskıcı bir güce dönüşmeyeceğine söz vermesinden hoşnut kalmıştı. Deng onlara eğer Çin bir gün dünyanın geri kalanına baskı yapar ve onları sömürürse, gelişen ülkeler başta olmak üzere dünyanın geri kalanının Çin’in ‘sosyal emperyalist’ olduğunu telaffuz etmesini ve Çin halkıyla iş birliği yaparak iktidarı devirmesini tembihledi.”

Birkaç ay sonra, 1974’ün sonbaharına doğru Deng Xiaoping’in başkent Beijing’de Japonya, Pakistan, İran, Yemen, Kongo, Kuzey Kore, Romanya, Yugoslavya, Vietnam, Türkiye, Almanya, Kanada, Fransa heyetleriyle görüştüğünü de not düşelim.

Sonlarına gelmekte olduğumuz 2021, Çin’in BM’ye girişinin ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkeyle diplomatik ilişkiler kurmasının 50. yılı. Bu sürede alınan aşılan engeller ve alınan mesafe, Qiao Guanhua’nın (1913-1983) tarihi kahkahasını da barındırıyor ve yankılandırıyor elbette ki.

Tunca Arslan