Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Joe Biden, iktisadi göstergelerde, ekonomik paketlerde ve salgın hastalıkla mücadelede bir miktar başarı gösterse de, dış politikada attığı adımlardan umduğunu bulamadı. Tersine, geri adım atmak zorunda kaldı. Bu tablo, ABD başkanının kişiliğinden ve dünya görüşünden bağımsız olarak, ABD’nin zayıfladığını, değil yeni düzen kuracak, mevcut düzendeki konumunu koruyacak gücünün bile olmadığını kanıtlıyor. Bu tabloyu daha iyi anlamak için, geçmişe kısa bir yolculuk yapalım.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem, büyük ölçüde, Yalta (Şubat 1945) ve Potsdam (Temmuz 1945) konferanslarında şekillendirilmişti. ABD emperyalizmi yükseliyordu. İngiliz emperyalizmi çözülüyordu. Fransa çok fazla güç kaybetmişti. Almanya ağır bir yenilgi almıştı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), savaşın iki büyük galibinden biriydi. Savaşın bitmesini, Soğuk Savaş’ın başlaması, yeni örgütlerin kurulması, ittifakların olgunlaşması izledi. NATO (1949), Avrupa Konseyi (1949), Avrupa Birliği’nin (AB) öncüsü olarak Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (1951) bu süreçte kuruldular.

Avrupa’nın ABD ve SSCB arasında bölüşülmesi, Almanya’nın ikiye bölünmesi, Berlin Duvarı, silahlanma yarışı, dehşet dengesi olarak da anılan nükleer rekabet, uzaydaki yarış, iki ideoloji, iki süper güç, iki pakt arasındaki politik, ekonomik, askeri, kültürel, bilimsel, teknolojik rekabet bu dönemin özellikleriydi. İki kutuplu dünya düzeni bu koşullarda kurumsallaşmıştı. Sonra, 1989-1991 arasında, Soğuk Savaş bitti, Berlin Duvarı yıkıldı, SSCB dağıldı, Varşova Paktı çöktü. ABD de, kabaca 10 yıl, 2000’lerin başına kadar, dünyanın tek süper gücü olarak öne çıktı. Ya sonra?

ABD’NİN GERİLEYİŞİ

ABD’nin Afganistan (2001) ve Irak (2003) işgallerini, Gürcistan (2003), Ukrayna (2004) ve Kırgızistan’daki (2005) Soros destekli renkli devrimleri anımsayalım. ABD adeta öz güven patlaması, güç zehirlenmesi yaşıyordu. Sonra ne oldu peki? Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) ne oldu? Arap Baharı’ndan umduğunu buldu mu? Afrika’ya yönelik hamleleri, istediği sonucu verdi mi? Rusya ve Çin’in yükselişini; İran, Suriye, Kuzey Kore ve Venezuela’nın direnişini engelleyebildi mi? Almanya’yı eskiden olduğu gibi hizada tutabiliyor mu? Doğu Akdeniz’de, Orta Doğu’da, Orta Asya’da eskisine göre daha mı güçlü?

Bu soruların yanıtı bellidir. Üstelik yanıtı bizzat ABD yetkilileri vermektedir. Örneğin; 2007’de ABD Savunma Bakan Yardımcısı Eric Edelman, “Çin’in Afrika’daki yoğun faaliyetlerinin, ABD çıkarlarına zarar vereceğini” açıklamıştı. Aynı yıl ABD, Afrika Komutanlığı’nı (US AFRICOM) kurdu. Fakat Afrika ülkelerinden umduğu desteği alamadı. Öyle ki, istediği çapta bir üs için karargâh kurmakta zorlanınca, karargâhı Almanya’nın Stuttgart kenti oldu. Afrika’nın zengin maden-enerji kaynaklarını talan etmek isteyen ABD; 2013’ten itibaren Afrika’da 35’ten fazla ülkede asker bulundurmak, askeri varlığını artırmak için adım üstüne adım attı. Fakat ne Afrika ülkelerini istediği gibi kendi yanına çekebildi ne Çin’in Afrika’da artan nüfuzunu, gelişen ticari ilişkilerini engelleyebildi.

ABD şimdi bu gerçekle yüzleşiyor. Fakat, gerçeği kabullenmekte zorlanıyor.

Barış Doster