Lübnan’ın elektriksiz kalarak kelimenin gerçek anlamıyla karanlığa gömülmesi 10 yılı aşkın Arap Baharı sürecinin birbirine bağlı olumsuzluk zincirinin bir parçası. 1975’ten 1990’a kadar süren iç savaşta rol alan aktörlerinin halen başat siyasi figürler olması da günümüz krizlerinde Lübnan siyasetinin çözüm üretme kapasitesini son derece sınırlıyor. Lübnan üzerine uzun yılladır çalışan Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, Lübnan’ın kurtuluşunun ancak Suriye ile birlikte mümkün olduğunu düşünüyor.

4 Ağustos’ta Beyrut Limanı’ndaki patlamadan sonra Lübnan 13 ay hükümetsiz kaldı. Refik Hariri’nin başarısız girişiminin ardından milyarder iş insanı Necip Mikati’nin liderliğinde 10 Eylül’de Lübnan’da hükümet kurulabildi. Hükümetin en acil görevi elektrik ve gaz sorununu çözmekti.

Hemen herkesin “çöküyor” tespitini yaptığı Lübnan’da ağırlaşan sorunlar nihayet ülkenin tamamen elektriksiz kaldığı bir noktaya kadar ulaştı. Lübnan’da gecenin en karanlık an, güneşin doğumuna en yakın zaman dilimi midir bilinmez ama getirdiği “el kehribar” diplomasisi, Şam’ın 10 yıllık yalnızlığını bitirmesi için yeni olanaklar sunuyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) daha çok pasifik daha az Orta Doğu yaklaşımını benimsemesi de bölge ülkelerine sorunların çözümü için inisiyatif alanı açarken denk kuvvetler arasında kör rekabetin alevlenmesi riskini de beraberinde getiriyor.

ABD BÖLGEDE İLK LÜBNAN’A GİRMİŞTİ

Akademide Lübnan üzerine uzun yıllardır çalışan Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, ABD’nin iki temel hedefini akılda tutarak meseleyi ele alıyor: İsrail’in güvenliği ve enerjinin Batı’ya güvenli transferi. Atlıoğlu, son 70 yılda ABD’nin askeri müdahale ve çekilme döngüleri içinde bu iki temel hedefi asla ihmal etmediğini belirttikten sonra ekledi: 

“ABD’nin Orta Doğu’dan ilk müdahalesi 1958 yılında Lübnan’a olmuştu. O gün bugündür askeri müdahalelerde bulunuyor ABD’nin geri çekildiği zamanlar da oluyor. 1970’lerde Amerikan’ın Vietnam sendromunu da düşündüğümüzde Orta Doğu’dan biraz daha geri çekildiğini ve Orta Doğu’da kendine yakın devletlere bu iki işlevi gerçekleştirme konusunda sorumluluk verildiğini görmüştük 1970’lerde.”

Kamil Erdoğdu ve Mehmet Kıvanç’ın hazırladığı Dünya Postası programına konuk olan Atlıoğlu, önümüzdeki dönem Orta Doğu’da “demokratikleşme” gibi konuların “arka plana itilip” güvenlik ve ekonomik sorunlarının daha çok konuşulacağını not etti.  

Suriye ve Irak’ın zayıflatılmasından sonra İsrail’in güvenliği için tehdit teşkil edebilecek tek gücün Lübnan Hizbullah’ı olduğuna dikkat çeken Atlıoğlu, Lübnan’ı çöküşe sürükleyen krizin arkasında Hizbullah’ı hedef alan bir siyasi akıl olabileceğini düşünüyor:

“Hizbullah’ın ortadan kaldırılması gibi bir plan uygulamak isteyen birtakım insanlar olabilir. Batıdaki ve İsrail’deki şahinleri kastediyorum.”

İsrail’in Lübnan’a girmek için bahane üretebileceğini söyleyen Atlıoğlu, “Lübnan’daki ekonomik çöküş Hizbullah’ın silahlı varlığını tasfiye etmeye yönelik bir planın parçası da olabilir.” görüşünü ortaya attı. 

ENERJİ KRİZİ GÜVENLİK KRİZİNİ BÜYÜTEBİLİR

Lübnan ordusunun elindeki yakıt stoklarını elektrik üretmek üzere devreye sokması da ülkedeki vahim tablonun bir sonucu. Atlıoğlu, bu durumun yaratacağı risklere ilişkin şunları kaydetti:

“Ordu kendi stoklarını verdiği zaman yarın bir gün Lübnan’a yönelik bir İsrail saldırısı olduğunda Lübnan ordusu zaten bir direniş gösteremiyor ama mevcut araçlarını çalıştıramayacak. O duruma düşebilir. Suriye sınırında bir canlanma olabilir, Trablus gibi bölgelerde selefiler yoğun. Kuzeyde iç çatışmalar patlak verebilir. Ordu bu işlere müdahale etmiyor ama benzini olmayan bir ordu daha da kötü bir durum ortaya çıkartır. Araçları çalışmayan bir ordu olduğunu düşünün bu gerçekten artık ‘dibe vurmak’ kelimesiyle de açıklanmıyor.”

Bu sorunlarla beraber büyüyen gıda krizine de değinen Atlıoğlu, “Lübnan’da elektriksiz durabilirsiniz ama ekmeksiz duramazsınız. Bilgisayarınızın şarjının bitip kapanması bir sıkıntı fakat ekmek alamamak daha büyük bir sıkıntı.” dedi.

KRİZ ŞAM’IN GERİ DÖNÜŞÜNÜ HIZLANDIRDI  

Batı’nın Suriye’ye yaptırım ve ambargoları devam etmekle birlikte Şam diplomasi sahasında daha fazla görünür durumda. Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Miktad’ın Birleşmiş Milletler (BM) 76. Genel Kurulu’nda Mısır, Hindistan ve Ürdün Dışişleri Bakanlarıyla görüştü. Ağustos sonundaki Bağdat konferansına Şam davet edilmese de Irak makamları tarafından Suriye devleti bilgilendirildi. Geriye doğru gidildiğinde Suudi Arabistan İstihbarat Başkanı Halid el Humeydan’nın mayıs ayında Şam’da Beşar Esad’la görüşmesi büyük bir kırılmaydı. Beşar Esad’ın 10 yılın ardından ekim ayında Ürdün Kralı 2. Abdullah ile görüşmesi de diplomasideki kademeli normalleşmenin bir işareti. Bu sürecin itici faktörleri arasında ekonomik kriz, pandeminin getirdiği zorluklar, Suriye savaşının göçmen yükü, bölge ülkelerinin tek tek bu sorunların altında ezilmesi sayılabilir. Lübnan ve Ürdün’ü daha aktif diplomatik girişimlere zorlayan faktörler de bunlar.

Bir zamanlar Suriye’de Esad’ı devirmek isteyen silahlı grupların güvenli limanı olan Ürdün bu koşullar altında hızla Şam’la normalleşme adımları attı. Aynı şekilde Lübnan enerji sorununun çözümü için 10 yıl aradan sonra kalabalık bir heyeti ekim ayı başında Şam’a yolladı.

İktidar değişmeden Şam’ın diplomasiye geri dönüşüne “muhalif” etiketi taşıyan örgütler homurdansa da savaş meydanında bir etkinlikleri kalmadığı için bölge devletleri artık bu sesleri dikkate almıyor. Suriye’nin komşularının acil çözüm bekleyen sorunları çıkış yolu için Şam’ı işaret ediyor.

Beşar Esad’la 10 yılın ardından telefonda görüşen Abdullah’ın izlediği siyaset örneği üzerinden Orta Doğu’daki yeni koşulları açıklayan Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, geçen nisan ayında Ürdün’ün bir darbe girişimini savuşturduğunu anımsattıktan sonra şunları aktardı:

“Ürdün’ün Suriye’ye yaklaşmasının bir sebebi de aslında kendi güvenliğini sağlamak. Kralın kendi güvenliğini ve oğlunun iktidarını sağlamlaştırmak. Ne kadar çevrede dost bulundurursam o kadar iyi fikriyle hareket ediyor. Bu darbe girişimi de çok karmaşık bir mesele. Bazıları bu darbe girişiminin gerçek olmadığını iddia etti. Suudi Arabistan, İsrail gibi aktörlerin bu işin içinde olduğunu iddia edenler oldu.”

“ABD’nin çekildiği dönemlerde Orta Doğu’daki iç rekabetler de bir anda yükselebiliyor.” tespitinde de bulunan Atlıoğlu, “Ürdün gibi ABD müttefiki bir ülkeyle Körfez ülkelerinin arasında bir gerilimin olduğunu söylemek mümkün.” dedi.

MISIR’IN NASIRVARİ GİRİŞİMLERİ

Mısır’ın hayata geçmesi için aktif çaba gösterdiği Ürdün ile Suriye üzerinden Lübnan’a uzanacak gaz ve elektrik hattı projeleri için Dünya Bankası’nın finansman vermesi gündemde. Projeye göre, Mısır’dan gelecek gaz Ürdün’e ulaşacak, Şam’ın güneyinden geçerek de Lübnan’a ulaşacak. Aynı zamanda Ürdün’den Lübnan’a elektrik hattı çekilecek.

Atlıoğlu, Şam’ın merkezinde yer aldığı bu projede Trump döneminde devreye giren ve Suriye ile Lübnan’ı derin bir krize sürükleyen Sezar yaptırımları konusunda Biden yönetiminin esneklik gösterebileceğini belirtti.

Mısır’ın arabulucu rolüne değinen Atlıoğlu, Tarihçi Bernard Lewis’in “Orta Doğu’da 2,5 devlet var. Biri İran biri Türkiye buçuk olan da Mısır” sözüne atıfta bulunarak “Mısır bölgede her zaman önemli bir aktördür.” ifadesini kullandı.

“İKİ ÜLKE DE AYNI ANDA TOPARLANACAK”

Lübnan’daki enerji krizinin Suriye’nin bölünmüş tablosunun büyük rolü olduğunu vurgulayan Atlıoğlu, “Mısır, Ürdün Suriye’nin içinde olduğu girişim gerçekleştiği takdirde Lübnan’ın tüm ihtiyacı karşılanmayacak. Lübnan’ın enerji konusundaki eksikliğinin bir kısmı kapatılacak.” dedi ve 2011 öncesi durumu hatırlattı:

“Lübnan yakıtı Suriye’den sağlıyordu zaten. Lübnan’da daha önce de yakıt krizleri oluyordu. Suriye’den gönderildiğinde çözülüyordu bir şekilde. Elektrik, Suriye’den geliyordu Lübnan’a.

“Suriye’deki enerji probleminin temel nedeni savaş ve ülkenin en önemli enerji kaynaklarının başta petrol ve doğalgaz ve aynı zamanda Fırat nehri üzerindeki elektrik üreten barajların ABD ve YPG kontrolünde olması.” diyen Atlıoğlu, bu durumun ABD’nin stratejik tercihlerinin ürünü olduğunu söyledi:

“ABD’nin Suriye’deki ağırlık noktası Şam’daki Suriye yönetimini devirmenin ötesinde şu anda daha da net görüyoruz ki, Fırat’ın doğusundaki durum üzerine odaklanıyor. En baştan beri de öyleydi aslında. ABD’nin öncelikli çıkarı bu Fırat’ın doğusundaki YPG terör devletinin kurulup kurulmama meselesi. Çatışma oradan şekillenecek muhtemelen.”

Suriye yönetimi için ülkesindeki petrole ve doğalgaza ulaşamamanın “onur kırıcı bir durum” olduğunu belirten Atlıoğlu; “Kendi topraklarındaki petrolü Amerikalı işgal etmiş orda Kürtlerle beraber işletiyor. Kendi yararlanamıyor ve Şam’da da insanlar yedi sekiz saat, on saat elektrik kesintisiyle yaşıyor.” diye konuştu.

Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu, her iki ülkenin kurtuluşunun birbirine bağlı olduğunu belirterek sözlerini noktaladı:

“2019 yılına kadar aslında Suriye ekonomisi ayakta kalmayı başardı. Bütün o şiddetli savaşa rağmen. Para değer kaybetmişti. Mallar bulunamıyordu ama iyi kötü insanlar idare ediyordu. Lübnan üzerinden ülkeye dolar girebiliyordu. Sezar yaptırımlarının başlamasıyla birlikte büyük bir çöküş başladı Suriye’de. Sezar yaptırımları hem Suriye’yi hem Lübnan’ı etkiledi. Bu çöküş birbirini tetikledi. Lübnan da iyi kötü idare ediyordu. Lübnan da battı… Dolayısıyla Suriye ile Lübnan’ı bağımsız değerlendirmek çok mümkün değil. Kendini toparlayacaksa iki ülke aynı anda toparlayacak. Kritik nokta şu: ABD bu Sezar yaptırımlarını ortadan kaldırırsa hem Lübnan hem de Suriye’deki sorun birlikte çözülebilir.”