The New York Times

Viyana’daki nükleer görüşmelerin başarılı olması için İranlılar ve Amerikalıların geçmişteki faaliyetleri konusunda daha fazla dürüst olması gerekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İran’ı, Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olarak da bilinen İran nükleer anlaşmasına uygun olarak geri getirmeyi amaçlayan Viyana’daki nükleer görüşmelerde ilerleme kaydedildiğinin söylenmesi iyi haber. ABD Kongresi’ndeki Cumhuriyetçiler, ABD Başkanı Joe Biden’ın Kongre’de oylama olmadan İran’a uygulanan yaptırımları kaldırma gücünü engelleyecek, ABD’nin verdiği sözü yerine getirmesini imkânsız kılacak Maksimum Baskı Yasası adlı bir yasayı geçirmek için uğraşıyorlar.

Anlaşmaya geri dönüşün kısa vadeli beklentileri engelleme olasılığı yok. GOP’un (Cumhuriyetçi Parti) yeteri kadar oyu yok. Ancak onlar uzun vadeli gerçekliğin çok çarpıcı hatırlatmalarıdır. Biden yönetimi vakit kazandıracak ve durumu istikrara kavuşturacak bir anlaşma yapabilir ve yapmalı. Fakat İsrail ve Kongre üyeleri İran’ın nükleer programının barışçıl olacağı konusunda daha fazla garanti almadığı sürece, anlaşmanın İsrail’in saldırıları veya başka bir Amerikan başkanının uygulayacağı yeni yaptırımlar baskısı altında her zaman çözülmesi riski olacaktır.

Bunun için daha fazla şüphe ortaya koymak İran’ın uzun vadeli çıkarına olacaktır. İran’ın bunu yapabilmesinin bir yolu geçmişteki nükleer çalışması hakkında bitmek bilmeyen soruları ortadan kaldırmaktır. İran her zaman nükleer programının barışçıl ve tabiatı gereği sivil amaçlı olduğunda ısrar etti. İran’ın, Orta Doğu’da kendi türündeki ilk nükleer santral olan Buşehr reaktörü yıllar süren mücadelelerden sonra ve Rusya’nın yardımıyla 2011 yılında elektrik üretmeye başladı. (Birleşik Arap Emirlikleri bir nükleer santral açtı ve Suudi Arabistan’ın 16 adet nükleer santral inşa etmeyi planladığı belirtiliyor.)

İranlı diplomatlar, Buşehr nükleer santralinin tamamlanmasına uzun süredir devam eden Amerikan muhalefeti -ve son 40 yıldır neredeyse İran’da herhangi bir teknolojik ilerlemeye ve yatırıma izin vermemesi- yüzünden kendi sivil programlarını gizlice yapmak zorunda kaldıklarını söylüyorlar. 2015 yılında imzalanan İran Nükleer Anlaşması’na göre, İran, ağır su reaktörünün çekirdeğine çimento dökmek dâhil olmak üzere, nükleer silah geliştirmeyeceğine dair dünyaya garanti vermek için adımlar attı.

Ancak İran, ABD’nin Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) nükleer silah programını büyük oranda durdurduğunu tahmin ettiği 2003 yılından önce giriştiği silahlarla ilgili nükleer çalışma konusunda asla gerçeği bütün açıklığıyla söylemedi. Son yıllarda uluslararası denetçilerin, İran’ın hiçbir zaman nükleer tesis olarak ilan etmediği iki tesiste işlenmiş uranyum izleri bulması, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) İran’ın halen gizli bir silah programına sahip olmadığı konusunda güven telkin etmeden önce yanıtlaması gereken yanıtsız sorular listesine eklendi.

BUŞEHR REAKTÖRÜ RUSYA’NIN YARDIMIYLA 2011 YILINDA ELEKTRİK ÜRETMEYE BAŞLADI

IAEA’nın yanıtlanmamış sorular listesi, İsrailli casusların İran’ın açıklamadığı tesislerde sağlanan gelişmeleri ortaya çıkaran birçok belgeyi çalmasından sonra daha da büyüdü. Çalınan belgeler şimdiki çalışmalar değil, geçmiş faaliyetlerle ilgili belgeler gibi görünüyor. Ancak bundan emin olmanın tek yolu İran’ın yaptığı işleri daha fazla incelenmesine izin vermekten geçiyor.

İran’ın mevcut nükleer programı, liderlerinin iddia ettiği gibi gerçekten sivil nükleer gücü amaçlıyorsa o zaman İran, IAEA’nın sorularını samimiyetle yanıtlamalıdır. Nükleer anlaşma, uluslararası denetçilere İran’ın nükleer yakıt döngüsünün her santimine erişme hakkı veriyor. Ancak anlaşma nükleer tesis olarak ilan edilmemiş askeri bölgelere özgürce girme hakkı tanımıyor. IAEA, bir ülke nükleer silahlardan vazgeçtiği zaman bunun nasıl göründüğünü biliyor. Ağır uluslararası yaptırımlara rağmen, en az altı nükleer bomba üreten Güney Afrika, uluslararası tehditler azalırken ve liderler uluslararası dışlanma statülerinden kurtulmaya çalışırken nükleer bombaları sessizce işlevsiz hale getirdi.

Güney Afrika’ya temiz olduğu raporu, uluslararası denetçiler nükleer programın gerçekten iptal edildiğini doğruladıktan sonra verildi. İran benzer bir süreçten geçinceye kadar onun sivil amaçlı reaktörleri her zaman derin bir şüphe gölgesi altında işlemeye devam edecektir. İran’ın bilim insanları suikast tehdidi altında yaşayacak ve ekonomisi her zaman yaptırımlar riski altında kalmaya devam edecektir.

ABD’nin aynı zamanda kendi tarihini ve kendi politikalarının şu andaki krize katkıda bulunma yollarını bilmesi gerekiyor. İran’ın nükleer programı, ABD’nin İran’a bir nükleer araştırma reaktörü sağladığı 1960’lı yıllara kadar gidiyor. O zaman, İran kendini büyük bir modernleştirici olarak gören Amerikan yanlısı hükümdar Şah Muhammed Rıza Pehlevi tarafından yönetiliyordu. Şah Rıza Pehlevi, bir pazarlığa dayanan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşmasını tutkuyla benimsedi. Barışçıl nükleer santraller isteyen ülkelere, nükleer silah üretmediğini garanti eden sıkı denetimler karşılığında teknolojiye erişim hakkı verilecekti. Zaten nükleer silaha sahip olan ülkeler, dünyanın en güçlü silahı üzerinde belirsiz bir tekeli olmasın diye silahsızlanmayı takip etmeyi ve nihayetinde nükleer cephaneliklerini ortadan kaldırmayı kabul ettiler. Anlaşma hiç şüphesiz nükleer silahların yayılmasını yavaşlattı. İmzası olmayan hiçbir ülke uluslararası denetimler altında bir bomba yapmayı başaramadı. Ancak Kuzey Kore’nin yaptığında görüldüğü gibi, bir ülkeyi anlaşmadan çekildiğini açıkladıktan ve denetçileri çıkardıktan sonra nükleer silahlar yapmaktan alıkoyacak çok az şey var.

İran 1974 yılında, ülkenin petrol rezervlerinin tükendiği güne hazırlanmak için 20 sivil nükleer reaktör yapmak için iddialı bir program açıkladı ve ABD’li yetkililer o zaman bu plana övgüler yağdırdı. Şah Rıza Pehlevi 1975 yılında İranlı nükleer bilim insanlarının ilk kadrosunu eğitmek için Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ile bir anlaşma imzaladı. Amerikalılar destekleyiciydi, fakat bir nükleer silah için yakıt üretmede kullanılabilecek bir süreç olan uranyumun zenginleştirilmesine dair İran’a izin verme konusunda temkinliydiler. Şah Rıza Pehlevi’nin, “Son Şah: Amerika, İran ve Pehlevi Hanedanlığının Çöküşü” adlı yeni bir biyografi çalışmasına göre, eski ABD Başkanı Gerald Ford’a zenginleştirme teknolojisi için yalvarıldığı görülen mektup yanıtsız kaldı.

Şah Rıza Pehlevi İran, Fransa, İtalya, Belçika ve İspanya’daki enerji santrallerine nükleer yakıt tedarik etmesi amacıyla Fransa’da bir ticari zenginleştirme tesisi inşa etmek için Fransa hükümetine bir milyar dolardan fazla borç verdi. Ancak Eurodif olarak bilinen konsorsiyum İran’a hiçbir zaman nükleer yakıt vermedi. İslamcı devrimciler 1979 yılında Şah Rıza Pehlevi rejimini yıktılar. İlk olarak İslam Devrimi’nin dini lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni nükleer gücün “İslam’a aykırı” olduğunu ilan etti ve projeden çekildi. Daha sonra imamlar fikir değiştirdiler ve yakıt aramaya başladılar, ancak Eurodif nükleer yakıt vermeyi reddetti. İran, gizlice kendi uranyum zenginleştirme tesisini inşa etti.
Raporlar, bir nükleer silah programına sahip olan dönemin Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in İran’a saldırmasından sonra İran’ın nükleer programının 1984 yılında canlandığını gösteriyor. Sekiz yıl süren kanlı İran-Irak Savaşı’nda, birçoğu kimyasal silahlardan korkunç bir şekilde olmak üzere en az 300 bin İranlı yaşamını yitirdi. Ancak savaş sırasında uluslararası toplumun Saddam Hüseyin’i desteklemesi İranlıların hiçbir zaman unutmayacağı bir öfkeye yol açtı. Bu savaş sırasında İslam Devrimi Muhafızları Ordusu kuruldu. Geçen yıl bir suikasta kurban giden Muhsin Fahrizade gibi İranlı bilim insanları kendilerini İran’ın yerel savunmasını geliştirmeye adadılar.

DONALD TRUMP EN KAPSAMLI YAPTIRIMLARI UYGULAMAYA KOYDU

İran-Irak Savaşı’nın sona ermesinden sonra ılımlı bir cumhurbaşkanı olan Muhammed Hatemi, Batı ile ilişkileri düzeltme sözüyle seçimleri kazandı. İran 1995 yılında, büyük petrol yataklarından birini geliştirmek amacıyla ABD’li petrol şirketi Conoco ile bir anlaşma imzaladı. Ancak Eski ABD Başkanı Bill Clinton, neredeyse İran’daki bütün Amerikan ticareti ve yatırımını yasaklayarak ve İran’a yatırım yapan yabancı şirketlere yaptırım tehdidinde bulunarak, bu anlaşmayı ortadan kaldırdı.

İran’ın nükleer programı her halükârda yavaşça ilerledi. 2002 yılında İran’ın gizli zenginleştirme tesisi uluslararası haberlere konu oldu. Uluslararası misilleme ve takip eden yılda ABD’nin Irak’ı işgali İran rejimini şoke etti. İran, 2003 yılında zenginleştirme çalışmasını dondurmayı ve silahlarla ilgili gelişmeyi durdurmayı kabul etti. İranlı bir yetkili, nükleer program, İran’ın Irak ile Afganistan’daki Amerikan güçlerine karşı tavrı ve Filistinli terörist gruplara desteğinin de arasında bulunduğu birçok konuda ABD-İran görüşmeleri için çok kapsamlı bir öneri bile hazırladı.

Ne var ki, Eski ABD Başkanı George W. Bush, doğrudan görüşme fikrini küçümsedi ve İran’ın rejimi değişecek ülkeler listesinde bir sonraki ülke olabileceğinin işaretini verdi. İki yıl sonra İranlılar sertlik yanlısı Mahmud Ahmedinejad’ı cumhurbaşkanı seçtiler. Ahmedinejad, uranyum zenginleştirme programını kararlılıkla sürdürdü. Bush’un görevde bulunduğu ikinci dönemin sonunda İran, uranyum zenginleştirmenin üstesinden gelme yolundaydı.

Uzmanlar, İran’ın barışçıl olduğunu iddia ettiği bir nükleer programa niçin bu kadar fazla harcama yapmaya niyetli olduğu konusunda hem fikir değiller. Bazıları bunu bir ulusal gurur meselesi olarak görüyor. Amerikalılar, İran’ın nükleer teknolojiye veya hatta nükleer bilgiye sahip olmaması gerektiği konusunda ne kadar ısrarcı oldularsa, nükleer program o kadar kendine güvenin ve Batı emperyalizmine direnmenin sembolü haline geldi.

Diğerleri nükleer programı, onlarca yıldır uygulanmakta olan yaptırımları kaldırma çabalarında tek pazarlık kozu olarak görüyorlar. Bazıları da bir iç ayaklanma ve yoğun jeopolitik çekişmede ayakta kalmak için İran rejiminin bir nükleer silaha -veya en azından bir tane yapma seçeneğine- ihtiyaç duyduğuna inanıyorlar. Silah programından vazgeçtikten sonra Amerika’nın yardımıyla devrilen Libya lideri Muammer El-Kaddafi’nin korkunç ölümü, talihsiz bir ders niteliğindeki hikâye olarak hizmet ediyor.

2015 yılında, Eski ABD Başkanı Barack Obama yönetiminin İran’ın, faaliyetlerinin barışçıl kalacağını garanti etmek için sıkı denetimleri ve diğer önlemleri kabul etmesi halinde kendi topraklarında uranyum zenginleştirebileceğini kabul etmesinden sonra ABD ve İran diplomatik bir ilerleme sağlamayı başardı. Anlaşma kusurluydu, ancak diplomasinin sınırlarını test etmek için zaman kazandırdı. Fakat 2018 yılında eski ABD Başkanı Donald Trump anlaşmadan çekildi ve sıradan insanların ilaç ile gıda satın almasını bile zorlaştıran bugüne kadarki en kapsamlı yaptırımları uygulamaya koydu.

Bu yaptırımlar ne kadar kapsamlı olursa olsun, İran’ı nükleer programına doğru ilerlemekten alıkoyamadı. Bu, dış güçlerin İran’ın programını yavaşlatabileceğini, ancak onu durduramayacağına işaret ediyor. İran’ın nükleer ilerlemesini durdurmanın tek kesin yolu, İranlıları, Kuzey Kore’nin yolunu izlemek yerine Güney Afrika’nın yolunu izlemenin onlar için daha fazla kazançlı olacaklarına ikna etmekten geçiyor.