Sorunlara doğru isimlendirmek, her konuda olduğu gibi, uluslararası ilişkilerde de kritik önemdedir. Doğru isimlendirilmiş bir sorun, inceleyene sorunun kimler arasında olduğundan başlayarak çözüme kadar uzanan bir perspektif sunar.

Örneğin, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar gibi “Rusya-Ukrayna krizi” dediğinizde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) emperyalizminin sorunla ilişkisini gölgelemiş olursunuz. Oysa yaşanan sorun Rusya ile Ukrayna arasında değil, Rusya ile ABD arasındadır.

Nitekim Aralık 2021’de AKP hükümeti “Rusya-Ukrayna krizi”ne arabulucu olmak istediğini ilan ettiğinde Kremlin, önemle belirtti: “Ukrayna’nın doğusundaki krizin tarafı değiliz.” Bu incelik AKP iktidarı tarafından tam anlaşılamadığında, bu kez Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, daha açık ifade etti: “Rusya taraf değil, taraflar Kiev, Donetsk ve Lugansk.”

ABD SORUNA AB’Yİ DÂHİL ETMEYE ÇALIŞIYOR

Evet, sorun Ukrayna ile Rusya arasında değil, ABD ile Rusya arasındadır. Üstelik ABD soruna Avrupa Birliği’ni (AB) de taraf yapmaya çalışmaktadır. ABD açısından bunun üç gerekçesi var:

1. ABD, Çin-Rusya ikilisini tek başını durduramayacağını görüyor. Bu nedenle Rusya’ya karşı AB’yi, Çin’e karşı Hindistan’ı müttefik yapmak istiyor.

2. ABD, AB’yi Ukrayna merkezli Rusya karşıtı cepheye aktif dâhil edebilirse, Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı daha rahat pozisyon alacağını hesaplıyor.

3. AB, Rusya’ya karşı konumlanırsa; ABD AB’nin kendisine “bağımlılığını” sürdürmek zorunda kalacağını biliyor.

Tam da bu nedenlerle, AB ABD’den “stratejik özerklik” kazanabilmenin politikalarını inşa etmeye çalışıyor bir süredir. ABD’den bağımsız olarak Çin’le de Rusya’yla da ilişkilerini sürdürebilmek istiyor. Almanya-Fransa eksenli Avrupa’nın Ukrayna merkezli Rusya karşıtlığına ABD’nin istediği oranda dâhil olmak istememesi bundan…

MÜTTEFİKLERİ AVLAMA ARACI: NATO

Peki, bu durum karşısında ABD ne yapıyor? İki taktik izliyor:

1. Almanya-Fransa eksenli Batı Avrupa karşısında Polonya merkezli Doğu Avrupa’ya dayanmaya çalışıyor.

2. NATO’yu araç olarak kullanarak, Avrupalı müttefiklerini Rusya karşıtlığına mecbur etmeye çalışıyor.

Bu ikinci madde, Rusya’yla ilişkilerini iyi sürdürmek isteyen Türkiye için de haliyle sorun yaratıyor.

Yukarıda bahsettiğimiz soruna, artık bu araç üzerinden de bir adlandırma yapabiliriz: Sorun Rusya ile Ukrayna arasında değil, ABD ile Rusya arasındadır ve sahadaki pratik bakımından da sorun “NATO’nun genişleme sorunu”dur!

SOĞUK SAVAŞ’IN O YALANI

Soğuk Savaş’ın en büyük yalanlarından biriydi: Atlantik dünyasında ders kitaplarına kadar giren o yalan, “NATO’nun Varşova Paktı’na karşı kurulduğu” yalanıydı.

Oysa NATO kurulduğunda daha ortada Varşova Paktı yoktu. Varşova Paktı, 1949’da kurulan NATO’dan 6 yıl sonra, 1955’te kuruldu.

ABD ihtiyacı olduğu için bu yalanı Soğuk Savaş’ın başından itibaren kullandı ama Soğuk Savaş biterken de yalanın tersini sürdürdü. Yani 1991’de Varşova Paktı dağılırken, NATO’yu dağıtmayı hiç düşünmedi. Tersine NATO’ya daha çok ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Oysa madem NATO Varşova Paktı’na karşı kurulmuştu, Varşova Paktı dağıldığında NATO’ya da ihtiyaç kalmamalıydı. Ancak tersine Washington yönetimi NATO’yu daha da genişletme kararı aldı.

NATO’NUN GENİŞLEME ALANLARI

ABD NATO’yu dört alanda genişletecekti: İlk alan Doğu Avrupa’ydı; eski Varşova Paktı üyesi ülkelerdi. İkinci alan Balkanlar’dı; NATO’nun parçaladığı Yugoslavya’dan koparılan ülkeler NATO’ya üye yapılacaktı. Üçüncü düzlem Avrupa’daki eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ülkeleriydi. Dördüncü düzlemdeki hedefler ise Kafkasya-Orta Asya hattındaki eski SSCB ülkeleriydi.

İşte Ukrayna krizinin kaynağı ABD’nin bu stratejisidir; NATO’yu genişletme ve Rusya’nın sınırlarına kadar sokulma hedefidir.

ABD, SSCB dağılırken Rusya’ya “genişleme olmayacak” diye söz vermişti ancak 2004’e kadar yukarıda belirttiğimiz iki düzlemde NATO’yu genişletmişti. Rusya’nın henüz ABD’ye karşı koyamadığı şartlarda ABD hızla Doğu Avrupa’daki ülkeleri hem AB’ye hem NATO’ya üye yaparak Rusya’yı sıkıştırdı.

2008’de NATO hem ikinci düzlemde Doğu Avrupa’da genişlemeyi sürdürürken, aynı zamanda Gürcistan üzerinden Kafkaslar’da da üçüncü düzlemde genişlemeye adım attı. İşte Moskova’nın müdahalesi o zaman başladı. “Artık yeter” diyen Putin yönetimi, NATO’nun genişlemesine karşı sahada harekete geçti.

ABD UKRAYNA’YI ATEŞE ATTI

Yani NATO’nun Rusya’ya karşı genişleme politikası olmasa, bugün “Ukrayna merkezli kriz” yaşanmıyor olacaktı. Dolayısıyla sorunun kaynağı NATO’yu genişletmeye çalışan ABD’dir.

“Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceği” propagandası üzerinden her hafta Ukrayna’ya asker ve silah sevk eden ABD, bu ülkeyi asıl işgal eden güçtür. Ukraynalıların bu gerçeği görmesi kritik önemdedir. (ABD’nin Yunanistan’da sıra sıra üsler inşa etmesi de benzerdir. Nitekim Yunan komünistler, bunun ABD-Yunanistan iş birliği olmadığını, ABD’nin Yunanistan’ı işgali olduğunu belirtmektedirler.)

ABD’nin Ukrayna’yı ateşe atması Ukrayna adına pek çok olumsuz sonuç doğurdu: Kırım’ı kaybetti. Donetsk ve Lugansk adım adım bağımsızlığa doğru gidiyor. Rus gazını Avrupa’ya taşıma ayrılacağını kaybetti. Sürekli kriz hali, kalkınma ve modernizasyon hamlelerini sekteye uğrattı. Gereksiz silahlanma nedeniyle kaynaklar toplumun zenginleşmesine harcanamadı. Dahası darbeler ve yıkılan hükümetlerle enerji harcadı.

Peki, karşılığında Ukrayna ne kazandı? Hiç! Ne AB’ye üye olabildi ne de NATO’ya…

Hatta Moskova’nın kararlılığı nedeniyle Washington geri adım atmaya bile başladı. ABD Başkanı Biden’ın “Kısa vadede Ukrayna’nın şartları yerine getirip NATO’ya katılabileceğini sanmıyorum” demesini Ukraynalılar iyi değerlendirmeli. Ve Ukraynalılar, emperyalist ABD’nin Gürcistan’da Saakaşvili’yi nasıl ortada bıraktığını anımsamalı.

Mehmet Ali Güller