CRI Türk’te Behçet Üstün’ün hazırlayıp sunduğu Pano programına bu hafta yapımcı ve yönetmen Murat Şeker oldu.

Birçok sanatçının çocukluk ve gençliğine ev sahipliği yaptığı Bakırköylü olan Murat Şeker semtin kendisine çok şey kattığını ifade ediyor. Bakırköy Cumhuriyet’in ilk yıllarında da ilk sanayileşmenin olduğu yer ve Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren bir işçi mahallesi olarak var oluyor. Bakırköy’ün çehresini en çok belirleyenlerden birisinin Atatürk Havalimanı olduğunu aktaran Şeker’in babası da bir Türk Hava Yolları (THY) çalışanı, uçak teknisyeni.

Bakırköy’ün bir diğer özelliğinin de Özal sonrası serbest piyasa ekonomisine geçişte pilot bölge seçilmiş olması olduğunu aktaran Şeker, yapılan yatırımlardan en keyifli olanı doğal gaz olarak aktarıyor. Zira ailenin büyük çocuğu olduğu için odun kömür çıkarmakla görevli birey olduğunu söylüyor. Doğal gazın gelişiyle bu yükten kurtuluyor.

Türkiye’de sınıf ayrımının şu anda da olduğunu söyleyen Murat Şeker bunun 80’lerde de, 90’larda da olduğunu ifade ediyor ve ekliyor: “Hatta o zaman daha çok keskindi. Şimdi böyle çakma ürünler giyerek sanki ait olmadığınız sınıfın bir parçasıymış gibi gösterme şansın var. Arabanı bile modifiye yapıyorsun, az parayla başka şeylere sahipmiş gibi gösterebiliyorsun. Kendine sosyal medyada sahip olmadığın bir hayatta sahipmiş gibi gösterme şansın var. Eskiden bunlar yoktu, fakirsen fakir zenginsen zengindin.”

Murat Şeker’in açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

BEN AİT OLDUĞUM SINIFI SATMADIM

“Bizim gibi orta sınıf psikolojisini ve yaşam tarzını benimsemiş insanlar bunu yaşamları boyunca devam ettirme durumunda kalabiliyorlar. Kimisi bunu reddediyor. Ama benim gibi insanlar devam ettiriyor. Benim gibi insanlar, işte sanatçı olmuş, kendini toplumun bir parçası olarak addetmiş ve halkın dertlerine ve halkın psikolojisine karşı kendini sorumlu hisseden insanlar. Ben o yüzden orta sanatın psikolojisini anlatan filmler yaptım hep. Filmlerinde konu edindiğim ana karakter de aslında bir şekilde sınıf atlamaya çalışan adamların veya kadınların hikâyesi. Kimi zaman bu hileli yoldan, kimi zaman sıra dışı bir şeyler yaparak. Ama ben kendi ait olduğum sınıfı satmadım. Hala onlar için mücadele ediyorum.”

FABRİKADA İŞÇİ OLARAK KISA BİR MACERA

“Lise 2’deyken okula bir tabela asılmıştı. Hayatı öğrenmemiz lazım dedim ve çoğu lisedeki futbol takımından arkadaşlarımız olmak üzere bir grup Kerevitaş fabrikasında çalışmaya başladık. O düdük sesi ile çalışmaya başlayıp düdük sesiyle durmayı yaşadım ben. Yani fabrika işçisi psikolojisini. Beşinci günde isyan çıkartıp bu paraya çalışılmaz dedik. Zammı da aldık. Ayrıca geçmişe yönelik ücret artışını da aldık.”

YÖNETMENLİK MERAKI ÇOCUKLUKTAN

“Sinemasever bir ailede büyüdüm. 70’lerde çocukluğu geçen herkesin en büyük eğlencesi sinemaya gitmek zaten. Bakırköy de bir sinema cennetiydi. Çekirdek çitleyip o tahta iskemlede filmler seyrediliyor falan, ama ben hep projeksiyon makinesinden gelen ışık hüzmesi ne bakıyorum. Futbol maçında da seyircilere bakardım. Babam ‘oğlum maçı izlesene’ derdi, ‘tamam’ diyorum ama ilginç biri var orada bağırıyor, kızıyor, küfrediyor. Hiç duymadığım küfürler. Dolayısıyla bu gözlemcilik ve merak duygusu hep vardı bende. Sonra televizyon hakimiyeti başladığında dahi biz hep sinemaya gittik. Sinefil oldum. Yaşım ilerledikçe, yani daha ortaokul yıllarında ben televizyonda ve sinemada izlediğim filmlerle ilgili notlar tutup, filmin kendimce analizini, yorumunu yapmaya başladım. Defterlerin bir kısmı hâlâ duruyor. Günün birinde bir Tarkovski filmi yayınlandı, TRT 2’de. O filmle zehir içime girdi.”

MİMAR SİNAN ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR SİNEMA TELEVİZYON MÜCADELESİ

“Ben daha liseyi bitirdikten sonra Mimar Sinan’ın sinema televizyon sınavlarına girdim, ama sadece on kişi alınıyor ve çok zor, daha doğrusu meşakkatli sınavlar vardı. Önce genel kültür sınavı yapılıyor. Bu genel kültür sınavında yeterli puanı aldıktan sonra bir Nasrettin Hoca fıkrasından senaryo yazıyorsun. Ardından bir film seyrettiriyorlar ve onunla ilgili bir analiz yapıyorsun. Ardından yazılı sınav ve ortalamayı tutturursan hocalarla mülakata geçiyorsun. Ben daha 17 yaşındayken bunlardan iyi puanlar aldım geldim. Meğer o genel kültür sınavında birinci olmuşum.  Sordular ‘Sen nasıl, hangi okuldansın’ dediler. ‘Bakırköy Lisesi’ dedim. ‘Hem de devlet lisesi’ dediler. ‘Evet, ne var bunda?’ dedim. ‘Sadece genel kültür sınavında birinci oldun da, o yüzden şaşırdık.’ dediler. ‘Sorular kolaydı. Zaten soru da değil bunlar.’ dedim. ‘Ha, bir de ukalayız.’ dediler ve çatışma başladı.

 

Mimar Sinan’ın ilkinde almadılar beni. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne girdim. Orada sinema kulübü vardı. Aktif olarak orayı çalıştırmaya başladık. Filmler göstermeye başladık. Küçük bir salonumuz vardı, onu işletmeye başladık, para kazandık, festivaller yaptık. İlk Tarkovski toplu film gösterimi İstanbul Üniversitesinde Öğrenci Kültür Merkezi’nde oldu mesela. Sonra vizyona giremeyen Türk filmleri haftası yaptık. Sonra ikinci kez Mimar Sinan’ın sınavına girdim. Bu sefer direkt tartıştım hocalarla. Üçüncü kez sınava girdiğimde Lütfü Akad’a denk geldim. Bu kez okula kabul edildim. Okulun kurucusu Sami Şekeroğlu’yla tartışmalarımız meşhur oldu okulda. Devamsızlıktan atıldım, hocayı protesto ettim, af çıktı, geri döndüm, o oldu bu oldu falan, on üç yılda bitirdim okulu. Yani ilk uzun metrajlı sinema filmimi yaptığımda okulda öğrenciydim. Buna rağmen bıraktılar beni. Sonra diploma projesinde de üçüncü projemde mezun oldum.

FİLMLERDEKİ DOSTLUK VE DAYANIŞMA HİKAYELERİ

Bizim toplumumuzda bu dayanışma duyguları kaybolmasın, ilham versin, diye yapıyorum bu filmleri. Toplumda o dayanışma halen var, ama gerekmedikçe ortaya çıkmıyor. Kapitalizmin hepimize kurduğu en büyük tuzak bireyselleşme. Bireyler birbiriyle dayanışma duygusunu kaybettiğinde yalnız bireylere dönüşüyor. Toplum için en büyük tehlike bu. Biz Fenerbahçeliler olarak da malum 3 Temmuz FETÖ girişiminden sonra dayanışmanın destanını da yazdık. Gerektiği anda çıkıyor. Zaten Kuvayımilliye dediğimiz kavramın temelinde yatan ruh da bu, ama gerekmedikçe ortaya çıkmamasından ötürü de mikro alanda çok ezilen paydaşınız oluyor. Yani Tekel işçilerinin sıkıntısı oluyor. Tekel işçileri dayak yiyor, oturuyor aşağıya. Paşabahçe’de bir sorun oluyor. Onlar dayak yiyor oturuyor. Ancak çok büyük bir olay olduğunda herkes bir araya geliyor. İslamiyet öncesi Türk tarihini okudum. Türk boyları ortak bir düşmanı olmadığında da kendi aralarında hep kavga etmişler. Ne zaman ki ortak bir düşman olmuş, o zaman bir araya gelmiş, onlarla mücadele etmişler.”

GENERAL HARINGTON KUPASI FİLMİ NE ZAMAN GÖSTERİME GİRECEK?

“Şu anda sinemalar yüzde 50 kapasiteyle çalışıyor. Ne zaman yüzde 100 kapasiteye çıkar, o zaman projeye girişeceğiz. Çünkü pahalı ve büyük bir proje, büyük bir prodüksiyon bu. Şu son günlerde alternatifleri düşünmeye başladık. Bu bir misyon projesi olduğu için, belki bir platformla beraber yapıp orada yayımlamak olabilir. Ama benim istediğim şey bu değil. Hani halkçı yönetmeniz, halk için film yapıyoruz, diyoruz ya. Sadece bir platforma yapmak da benim işime gelmez.

Sinema tarihi için de, Türk tarihi için de önemli olan konu İstanbul’un işgali. Yani biz bu şehrin 5 yıl boyunca denetiminin işgal kuvvetleri komutanlığı komutanları tarafından yapıldığını bilmiyoruz. Harington ikinci işgal komutanı. Önce bir başkası var, sonra Harington geliyor. Her anlamda enteresan bir adam. Aslında çok rasyonel bir adam ve savaştan yana değil. Bu beş yıllık süre zarfında Anadolu’da bir mücadele veriliyor. İstanbul’da aynı anda yeraltı faaliyeti var. Anadolu’nun yansıması olarak İstanbul’da gelişmeler oluyor, ama Lozan görüşmeleri devam ederken bile Mustafa Kemal’in bir B planı var. Anlaşma istediği gibi olmazsa İstanbul’daki işgal kuvvetlerine saldırı planı var. Harington’ın geri çekilmenin mantıklı olduğuna dair Londra’ya bir iki tane telgrafla yönlendirmesi var. Türk ordusu yavaş yavaş Çanakkale’den Trakya’ya doğru çıkmaya başlıyor ve İstanbul’a doğru yaklaşma eğiliminde. Aslında İngiltere’den gelen emir, eğer Türk ordusu Gelibolu’yu geçerse ateş açılması yönünde. Harington bu emre uymuyor ve kendi komutasındaki askerleri geri çekiyor. Meşhur Harington Kupası da şöyle; Lozan antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanıyor. Harington Kupası’nın oynandığı gün de 29 Haziran 1923. Yani Lozan’da görüşmeler devam ederken. Lozan’da da birkaç günde bitmiyor iş. Koca bir tarihin dönüşüm anı. Dolayısıyla bizim için önemli, Türkiye için önemli. Harington Kupası bir sembol oluyor. Bunda Fenerbahçelilerin Kuvayımilliye’ye verdiği destek ve yeraltı faaliyetleri de Fenerbahçe sevgisinin geçmişten gelen kuvvetini gösteriyor. Odaklandığımız da Kuvayımilliye’nin Kadıköy grubu. Biz filmin başına yazmak durumdayız, ‘inspired by a true story’. Çünkü bilemeyiz. Ayrıca yeraltı faaliyetlerin belgesi olmaz.

İngiltere’de yaşayan arkadaşlar bize o günkü İngiliz gazetelerinden makaleler, haberler gönderiyor. Oldukça ciddi bir emek var. Fenerbahçe teşkilatı çok büyük. 2023 Cumhuriyetin 100. Yılı. Aynı zamanda Harington Kupası’nın da yüzüncü yılı. Yetiştirebilirsek 2023, yetiştiremezsek 2024. Ama yapacağız. Tarihler önemli, ama yapabilmek daha önemli. Memleket bizim tarih, bizim önemli olan yapmak.”

VE FENERBAHÇE

“Aziz Yıldırım gibi 20 yıl süren bir efsane başkandan sonra kulübün bocalayabileceğini öngörüyorduk. İki yıl sürer bu bocalama diyorduk. Şimdi dördüncü yıldayız. Ümitlenmek istiyoruz, ama ümidimizin kırıldığı anlar oluyor. Acı çekmemiz gereken bir döneme girdik. 3 Temmuz sonrasında travma sonrası stres bozukluğu yaşıyoruz. Hayatta da var böyle şeyler.

Ali Bey ateşten gömlek giymişti, ateşin harı sönmedi. Kendi hataları da var, ekibinin hataları da. Bizim toplumuzda gerçekleri söyleyeni pek sevmiyorlar. Futbol takımının da en başından, yani Koç dönemi başladığında, dağıtılması yanlıştı. Biz hâlâ Josef de Souza’nın yerini dolduramadık. Giuliano’dan daha iyi 10 numara bulamadık. Fernandao gibi bir santraforumuz yok. Takımın çok iyi yönleri var, ama bazı mevkilerde adam yok.

Basketbolda mesela futbol kadar ümitsiz değilim. Orada tabii ki daha efsanevi bir durumdan başka bir süreç başladı. Obradoviç’in gidişinden sonra bu kaçınılmaz. Obradoviç’in seviyesinde zaten Itoudis var, Messina var. Basket beş kişi ile oynanan oyun olduğu için iki transfer ile her şey değişebilir. Futbol öyle değil. Yine de burada söyleyeyim, futbola o kadar para harcayacağına basketbola para harca. En azından namın yürüsün. Markayı koru. Zaten Avrupa’da insanlar Fenerbahçe’yi basketbol takımı ile tanıyorlar.”