CGTN / William Jones

Kanada, Çin’in Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi’ndeki politikasını “soykırım” olarak resmetmek için Anglo-Amerikan kampanyasında “konuyu ele almaya” karar verdi ve Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komisyonu’ndaki bir grup ülkeyi, İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Michelle Bachelet’i insan hakları ihlalleri iddialarını soruşturmak konusunda Xinjiang’a “acilen girmesi” amacıyla bir çağrıyı imzalaması için yönlendirdi. 

Yaklaşık aynı zamanda Kanada’da Katolik Kilisesi’nin yerli halkın çocukları için eğitim verdiği bir yatılı okulda birkaç yüz çocuğun cesedi bulundu. Dünya şaşkına döndü. Ancak bu sadece buzdağının görünen yüzü. Kanada’nın yerli nüfusa davranışı onları ana akım topluma dâhil etmeye yardımcı olmak, onların yaşam koşullarını düzeltmek, onlara eğitim vermek ve nüfusunu artırmaya yönelik bir çaba değildi. Kanada’nın yaptığı daha çok yerlilerin ortadan kaldırılması koşullarını yaratmaktı. Bu konuda çok sayıda rapor ve önemli bir kitap yayımlandı, ancak tüm mesele Kanada hükümetinin özellikle Çin olmak üzere diğer ülkelerin insan hakları kayıtlarında sürekli olarak kusur bulmasının ağırlığı altında büyük oranda baskılandı. 

1930 yılında Kanada’nın Batı Arktik nüfusunun, yüzyıl önce bölgede 2 bin kişi yaşarken yaklaşık olarak 200’e düştüğü tahmin ediliyordu. Aborijin Hakları Kraliyet Komisyonu’nun 1994 yılı raporunda, “Ölenlere tıbbi yardım yapılmadığı, bir tıp merkezine gidebilirlerse geri çevrildikleri veya zaten birkaç tedavi merkezinden birindeyse bir kar evinde ya da çadırda ölüme terk edildiğine” işaret edildi. Bu koşullar, İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikalılar Alaska Otoyolu’nu inşa etmek için Arktik bölgesine gittiklerinde inceleme altına alındı ve koşullar biraz düzeldi. Sonuç olarak, Quebec’in kuzeyindeki yerli Inuit yerleşimlerinden bazıları “aşırı kalabalık” olarak kabul edildi. Bir yerleşim yeri olan Inukjuak’da bir sağlık tesisi, kilise, okul, kürk ticaret merkezi, mağaza ve liman vardı. Inuit’ar veya Eskimo halkının birçoğu avcılıktan ve tuzak kurmadan uzaklaşarak, diğer kazançlı faaliyetlere yöneldiler.

YAYIMLANAN ÖZÜR YERLİ HALKIN YAŞAM KOŞULLARINI DÜZELTMEDİ

Daha sonra 1950 yılında Kraliyet Hükümeti, Inuit gruplarını, hayatta kalma becerilerini test edecekleri ıssız Arktik bölgelerine taşımaya karar verdiler. Bu kararın iki sebebi vardı. İlk olarak Inuit halkının doğası gereği, avcı ve tuzak kurucu olması gerekirdi. Bu, Anglo-Amerikan “dünyanın efendilerinin” kurallarına göre, onların “etnik kimliğiydi.”

İkincisi, Soğuk Savaş sırasında Kanada, çok az ya da hiç insanın olmadığı Uzak Kuzey Kanada’daki Arktik adaları üzerindeki iddiaları konusunda kaygı duyuyordu. Kanada’nın, Uzak Kuzey Kanada’daki iddiasının bir kısmı, yerli halka av alanı sağlamak için adalara ihtiyacı olduğu yönündeydi. Ancak İnuit halkı orada avlanmasıydı, sorun tartışmalı hale gelirdi. Bu yüzden Inuit köylülerini oralara yerleştirmek Kanada’nın bölgeyle ilgili devam eden iddiasını desteklemeye yardımcı olacaktı. Böylece Inuit halkını “ıslah projesi” başlatıldı. Bu bölgelerde, Kraliyet Kanada Atlı Polisi (RCMP) en yüksek rütbeli makamdı. RCMP, “Eskimoları kendi kendine yeten ve bağımsız kalmasını” sağlamak için ve “yaban hayatı yasalarını” uygulamakla yükümlü kılındı. 

Inuit halkı, Doğu Arktik devriye gemisi CGS C.D. Howe ile kuzey kutbunda her ikisi de büyük verimsiz Cornwallis ve Ellesmere Adaları’na götürüldü. Gemiyle götürülürken aileler birlikte yaşamayacaklarını, ancak üç ayrı bölgeye bırakılacaklarını öğrendiler. Onlara, isterlerse bir yıl sonra evlerine dönebilecekleri söylendi, fakat bu teklif, Kanada’nın bölgedeki egemenlik iddiasını tehlikeye atacağı düşüncesiyle daha sonra geri çekildi.

Kanada Yerli İşleri ve Kuzey Kalkınma Bakanı John Duncan, “zorla yerleştirme” için 2010 yılında bir özür yayımladı, ancak bu yerli halkın yaşam koşullarını düzeltmedi. 2009 ve 2013 yılları arasında Inuit halkı arasında intihar oranları, diğer Kanadalılarla karşılaştırıldığında iki kattan fazlaydı. Bu bilgiler ışığında, Saskatchewan’daki Katolik kilisesi okulundaki dramatik ifşaatlar, sadece “soykırımla ilgili” olarak nitelendirilebilecek daha genel bir politikanın bir parçasıdır.

Kasım 1907 gibi erken bir tarihte Kanada basını, yerli halkın gittiği yatılı okullardaki ölüm oranının yüzde 50’yi aştığını kabul ediyordu. Yine de bu tür bir katliamın gerçekliği son on yıllarda Kanada’da kamu kayıtlarından ve bilincinden temizlendi. Ancak politikanın gerçek niyeti 1910 yılında Kanada Yerli İşleri Baş Müfettişi Yöneticisi Duncan Campbell Scott tarafından çok açıkça ifade edildi. “Yerli çocukların bu okullara çok fazla alışarak hastalıklara karşı doğal dirençlerini kaybettikleri ve köylerine göre ölüm oranlarının daha fazla olduğu rahatlıkla kabul edilmektedir.” diyen Scott, “Fakat bu tek başına, yerli sorunumuzun nihai çözümüne göre düzenlenmiş bu idarenin politikasında bir değişikliği haklı çıkarmaz.” ifadesini kullandı.