CGTN / Radhika Desai

BM İnsan Hakları Konseyi’nin (UNHRC) 47. Toplantısında, ama aslında giderek düzmece bir mahkemeye benzeyen Batının fikri yargısında Kanada, Çin yetkililerinin Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi’nde Müslümanlara karşı soykırım uyguladığı iddialarını tekrarladı. Kanıt olmadan, 44 Batılı ülke, müttefikleri ve bağımlı ülke (gerçi Ukrayna sonradan çekildi) adına 65 ülkenin muhalefetine karşı konuştuğunu iddia etti.

Bu iddialar Batı’nın insan hakları emperyalizminin bir parçasıdır -insan haklarını destekleme bahanesiyle Üçüncü Dünya ülkelerine ekonomik ve siyasi bağımlılığı empoze etmek. Batı ülkeler uzun zamandır emperyalizmlerini -doğrudan sömürgeciliklerini ya da Üçüncü Dünya ülkelerinin yönetici ve siyasi sınıfları üzerindeki dolaylı etkilerini- ikiyüzlü söylemlerle meşrulaştırdılar.

19. yüzyıl sırasında Batılılar “Beyaz Adamın Sorumluluğu”ndan ve dünyanın geri kalanını uygarlaştırma misyonunda bahsederek, açıkça ırkçıydılar. 20. yüzyılın ortalarında, sömürgelikten kurtuluş ortamında ırkçılık savunulamazdı ve tercih edilen söylem kalkınma söylemiydi. Soğuk Savaş sonrası dönemde bu demokrasi ve insan haklarıydı.

Ancak, Batı’nın emperyal güçleri azalırken, bu insan hakları emperyalizmini emperyalizmin gerçek insan haklarına uydurmak giderek daha zor hale geldi. İnsan hakları örneği olmaktan çok uzak olan emperyalist Batılı ülkeler dünyada insan haklarının başta gelen ihlalcileridir. Sadece Kanada’yı düşünün. Kanada parlamentosu Çin’in Xinjiang’da soykırım uyguladığı şeklinde karar alır ve UNHRC’deki temsilcisi bu yanlış iddiaları tekrarlarken Kanada’nın topraklarına el koymak için yerlerinden ettiği yerli halkların toprakları, hakları ve egemenlikleri için verdiği yüzyıllık mücadeleleri yeni bir evreye girdi.

Mayısın sonlarında Tk’emlups te Secwépemc halkı, Katolik Kilisesi’nin yönettiği ve Federal hükümetin finanse ettiği Kamloops Yerli Yatılı Okulu’nun arazisinde 215 çocuğun adsız mezarlarını bulduklarını açıkladı. Onlarca yıl yerli onlu yaylarda ailelerinden koparılan yerli çocuklar fiziksel ve cinsel tacize maruz kaldılar, (çoğunlukla deneylerin bir parçası olarak kasten) kötü beslendiler ve “çocukların içindeki yerliyi çıkarmak için” üzerlerinde sistematik bir kültürel asimilasyon programı uygulandı.

“SİSTEMATİK BİR KÜLTÜREL ASİMİLASYON” PROGRAMI

Kanada yerleşimci devletine karşı yüzyıllardır süren mücadele sonucunda mümkün olan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nun (TRC) 2015 Raporu, bu okullarda yaşananların “kültürel soykırım” olduğu sonucuna vardı. İsimsiz mezarların ortaya çıkarılması ile, insanlar ilk sözün her zaman gereksiz olduğunu kavradı. Diğer yerli halkların birçoğu da şimdi kendi alanlarındaki yatılı okul arazilerini radarlarla araştırıyor. Güneydoğu’daki Saskatchewan’daki Cowessess İlk Ulus arazisinde 27 Haziran’da 751 isimsiz mezar daha ortaya çıkarıldı. Hiç şüphesiz daha fazla isimsiz mezar var.

Hükümet yetkilileri ve kilise yetkilileri şimdi sorumluluğu birbirlerine atarken, Başbakan Justin Trudeau “özür” diledi ve Papa Francis’in de aynı şeyi yapmasını talep etti ve Katolik Kilisesi bu okulları Kanada devletinin adına yönettiği cevabını verdi. Kendi ülkesinde gerçek soykırımın yeni ve korkunç boyutu açığa çıkarken, Çin’de kanıtlanmamış soykırım iddialarının ikiyüzlülüğüne işaret edenlere Başbakan Trudeau, Kanada’nın en azından kendi soykırımını tanıdığını söyledi.

Öyle mi? TRC sadece yatılı okullara odaklanıyor ve yerleşimci sömürgeciliğin yüzyıllardır yaptığı diğer sayısız yanlışı dışarda bırakıyor. Topraklara el konmasını, anlaşmaların ihlalini, devlet bürokrasisinin çocuklara el koymasını, kamu ve hükümet yetkililerinin, polis ve sağlık görevlilerinin rutin ırkçılığını, uygunsuz gıda, barınma ve eğitimi, kaynamış su raporlarını, toplumsal bozukluklar ve gerginlikleri, yerli halkın orantısız hapsedilmesini, yüzlerce kayıp ve öldürülmüş yerli kadın ve çocuğu sayabiliriz. Ancak, bu tam bir listeden çok uzaktır. Ek olarak, TRC soykırım sonucuna varma ve Kanada hükümetini yasal olarak suçlama yetkisine sahip değildi, bu yüzden daha hafif “kültürel soykırım” sonucuna vardı.

Bunlara ek olarak, Batılı kapitalist ülkelerin siyesi sistemine uygun olarak, emperyalizmin insan haklarını bu ihlali en iyi durumda sembolik ve ardından kısmen kabul edilir ve kesinlikle maddi olarak tazmin edilmez.

Her şeyden öte, Kanada gibi bir kapitalist devletin birincil işlevi kendi kapitalist sınıflarının iktidarını ve onların mülkiyet haklarını korumaktır. Sıradan insanların çoğu sesini duyurmak için uzun ve büyük mücadeleler vermek zorundadır, ondan sonra da sesleri ancak zayıf biçimde ve çarpıtılmış olarak duyulur.

Ek olarak, Kanada hükümetinin bu kadar dikkatle koruduğu mülkiyet hakları, madencilik ve tarıma dayalı kapitalist sınıfların haklarıdır, kesinlikle yerli halkın haklarının ihlalinin merkezinde olan şey budur. Kanada yerli halkın ve halkların soykırımı sona ermeden ve toprakları, egemenlikleri ve hakları iade edilmeden önce maden çıkarıcı ve yerleşimci sömürgeci devlet olmaktan çıkmak zorundadır.

Bu arada, dünyanın geri kalanında emperyalizmin ihlal edilmiş insan hakları tartışılmak için başka bir zamanı beklemek zorunda.