Global Times / Shen Yi

Covid-19 salgınının tüm dünyayı kasıp kavurmaya başladığı 2020 yılından bu yana, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve diğer Batı ülkeleri tarafından alınan önlemler birçok gözlemciyi ürküttü. ABD’de koronavirüsten hayatını kaybedenlerin sayısı bir yıldan fazla bir süre içinde 500 bini aşarak, Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı ve Vietnam Savaşı’nda ölen ABD askerlerinin sayısından daha fazla oldu. ABD’nin önde gelen bulaşıcı hastalıkları uzmanı Anthony Fauci geçen nisan ayında verdiği bir röportajda, koronavirüsün “toplumumuzdaki bazı gerçek zayıflıklara ve zaaflara çok parlak bir ışık tuttuğunu” söyledi. Batı’nın tanımladığı “insan hakları” gerçekliğine de çok parlak bir ışık tutuldu.

Batılı medya kuruluşları, Covid-19 salgınının ilk aşamasında, insan hakları hiyerarşisinin en tepesinde yer alan Batı’nın bu tür hastalıklara karşı daha iyi bir yanıt mekanizması geliştirebileceğini iddia etti. Batı’nın insan haklarına körü körüne inanan bazı Çinliler bile, insan hakları ve Batı liberal demokrasisi sayesinde Batı’da böyle bir salgının olmayacağına inanıyor.

Bununla birlikte, Covid-19 salgını Batı’da hızla kontrolden çıkmaya başladığında ve Çin virüsü dizginlediğinde Batı, Beijing’i insan hakları yüzünden suçlamaya devam etti. Bu sefer Batı’nın bir mazereti var, insan haklarına değer veriyorlar, bu yüzden halklarını yönetmek zor.

Koronavirüse karşı mücadelede kullanılabilecek sihirli değnek olmaktan çok insan hakları artık, Batı’nın bu durumu neden aşırı derecede gülünç bir şekilde ele almasının sebebi haline geldi.

Bir dereceye kadar bu tür argümanlar, bir ülke Covid-19 salgınını Batı kadar kötü idare etmedikçe ve ölü sayısı Batı’nınki kadar yüksek olmadıkça, bu ülkenin insan haklarına, demokrasi veya özgürlüğe sahip olmadığını ima ediyor.

“İNSAN HAKLARI” BİR ARAÇ HALİNE GELDİ

Salgının zorluğuyla karşı karşıya kaldığımızda, Batı’nın özgürlük, demokrasi ve insan hakları yorumunu takip edersek, o zaman insan hakları hayatta kalacak, ancak insan yaşamları olmayacak. Bu ne kadar saçma ve gülünç? İnsan hakları, insan hayatını kaybetmenin nedeni, mazereti haline geldi.

Bundan 2000 yıl önce Batı demokrasisi fikrine büyük katkılarda bulunan Antik Yunan filozofu Aristoteles, “Politika” adlı kitabında şehir-devletin veya siyasi topluluğun iyi yaşam uğruna var olduğunu belirtmiştir. Aristoteles’in, Batı’nın mevcut insan haklarının bu kadar çok insanı öldüreceğini bilseydi nasıl hissedeceğini merak ediyorum.

İlk günlerde, Batı’nın gelişmiş ülkelerinden dezavantajlı sosyal gruplar, bireysel hak arayışını eşit haklar için meşru bir talep olarak kullandılar. Ancak daha sonra Batı’da akıllıca dizginlenen ve bastırılan bu iddia, Soğuk Savaş’ın arka planında 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başından itibaren etkili bir stratejik dış politika aracına dönüştü.

“İnsan hakları” bir araç haline geldi. Bu nedenle ABD, ekonomik ve kalkınma haklarını inkâr ederek veya görmezden gelerek siyasi ve sosyal haklara tek taraflı vurgu yaptı. ABD, muğlak bir şekilde insanların siyasi haklarından söz ederken, insan haklarının hayatta kalma ve kalkınma üzerindeki temeline zarar verdi. Washington, ABD ve diğer Batı ülkelerindeki siyasi uygulamaları güzelleştirdikten sonra, son derece idealize edilmiş bir şekilde bunları duyuruyor. Bu, insan haklarını bir araç ve stratejiye dönüştürmek için ABD ile Batı’nın genel bir özelliği haline geldi.

ABD ile Batı’nın insan hakları anlayışı ve ifadesi, esas olarak tarih ve gerçekliğe ilişkin seçici ve öznel yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Ülkeler, belirli bir tarihsel aşamada ilerleyen gelişimlerini insan hakları, özgürlük ve demokrasiye bağlamaktadır. Ayrıca, sadece bu kavramları kabul ederek ve kopyalayarak diğer ülkelerin de daha iyi bir hayat yaşayabileceğini ima ediyorlar. 1991’de eski Sovyetler Birliği’nin dağılması, böyle bir anlayışı büyük ölçüde güçlendirdi.

COVID-19 KÜRESELLEŞME ANLAYIŞININ DERİNLEŞTİRMESİ İÇİN TARİHİ BİR DÖNEMEÇ

Ancak nihayet, bu küreselleşme çağının belirsizliklerinin getirdiği etkiler ile zorluklardan ve ABD ile Batı’nın Covid-19’un maruz kaldığı gerçek koşullarıyla yüzleştikten sonra, insanların “insan haklarının” daha iyi bir yaşam sağlayıp sağlamayacağına dair şüphe etmek için her türlü nedeni var. ABD’li siyaset bilimci Francis Fukuyama, Fransız Le Point’e Nisan 2020’de verdiği röportajda, neoliberalizmin kuyruklu yıldızının sonunu gördüğümüzü söyledi.

Covid-19 dünyayı etkilemeye ve meydan okumaya devam ederken, aynı zamanda insanların küreselleşme anlayışlarını derinleştirmeleri için tarihi bir dönemeçtir. Açıkçası, dünya çapında insanların özgürlük, demokrasi ve insan hakları gibi kavramların peşinde olduğunu söylemek yerine, bu kavramların ortaya koyduğu yollar ve modellerle insanların arzu ettikleri daha iyi yaşamın peşinden gittiklerini söylemek daha doğru olur.

Şiddetli Covid-19 salgını, ekonomik yeniden yapılanma ve sürdürülebilir tam iyileşme, insanlara hiçbir insan hakları kavramının hayatta kalma ve kalkınmanın temelinden ayrılamayacağını hatırlatıyor. Bir hükümet için insan hakları uygulamaları, halka gerçekçi bir şekilde hizmet etmelidir. Bu, ülkenin ve dünyanın her yerinden insanlara hizmet etmeyi içermelidir. Aksi takdirde insan haklarının tam tersi olur ve ülkeyi tuhaf bir duruma sürükler.