CGTN / Jonathan Arnott

Batı’daki iklim politikası yıllardır ciddi sorunlarla karşı karşıya; dikkate değer ölçüde dar görüşlü, üç istenmeyen sonuç yaratan hedef odaklı bir yaklaşıma dayanıyor.

İlk ve en önemlisi, basitçe nüfus bilimini tümüyle kavramakta başarısız oldu. Çin ve Hindistan dünya nüfusunun yüzde 35’ten fazlasını oluştururken, -açıkça söylemek gerekirse- bu ülkelerin paylaşmadığı herhangi bir yaklaşımın küresel karbon salımı üzerinde fiili bir etkisinin olma şansı çok zayıf.

İkincisi, -son zamanlara kadar- bu politika küresel birbirine bağlılığın temel özelliklerini dikkate almakta başarısız oldu. Avrupa’nın salımını azaltmak için tasarlanan politikalar “başarılı” oldu, Avrupa’nın salımını düşürdükleri ölçüde, ama kirliliği diğer ülkelere aktarıp aktarmadıkları ya da fiilen küresel salıma anlamlı bir etki yapıp yapmadıkları daha az açık.

Malları ülke içinde üretmek yerine dışarıdan ithal etmeye neden olan politikalar özellikle tehlikelidir. Bunlar, “bazı şeylerin yapıldığı” hissi yaratırlar ama pratikte sadece kirliliği üçüncü bir ülkeye aktarırlar ve nakliye maliyetlerini artırırlar. Bunun yavaşça değiştiğini gösteren işaretler var ama düşünce tarzını değiştirmek çok zordur.

Avrupa Parlamentosu’nda olduğum dönemde Çin’in sözde “çelik dampingi” ile ilgili bir tartışmayı hatırlıyorum. Çin’in maliyet altı fiyatlardan çelik ihraç ettiğini, fabrikaların bunu yapmak için devlet sübvansiyonu kullandığı ileri sürülüyordu. Sonuçta, Batılı ülkeler anti-damping önlemleri aldı. Ama bütün tartışmanın başka bir yönü vardı ve tamamen göz ardı edildi, “çelik endüstrisinin çok enerji yoğun olduğu gerçeği”.

Avrupa karbondioksit salımını azaltmak için çıkarılan iklim yasası enerji fiyatlarının artmasına neden oldu. Artan enerji fiyatları orantısız biçimde Avrupa çelik endüstrisinin rekabetçiliğine zarar verdi ve karşılığında, Hindistan ile Çin’den gelen çelik daha rekabetçi göründü. Bu kesinlikle yerel salımda bir azalmaya neden oldu, İngiltere’deki ve başka yerlerdeki çelik üreticileri kapanınca, ancak bu aksine küresel salım bakımından verimsizdi.

STRATEJİK DÜŞÜNME VE ULUSLARARASI DİYALOG

Üçüncüsü, Batı bir tür çevresel “tünel görüşü”nden zarar görüyor. Küresel karbondioksit salımlarına odaklanırken, diğer sera gazlarını ve diğer kirlenme biçimlerini göz ardı ediyor. Bu yüzyılın başında otomobil sürücülerini dizel yakıta geçmeye zorlama girişimleri basitçe bir kirleticinin yerine başkasını geçirdi; dizel otomobiller daha az karbondioksit salar, ama aynı zamanda (diğer gazların yanı sıra) daha fazla azot dioksit üretir.

Son zamanlarda elektrikli otomobillere geçişle birlikte bunun değiştiğini gösteren işaretler var. Elektrikli araçların pillerindeki kilit unsur olan lityumu çıkarma ve atmanın bilinen çevresel maliyetleri var, ama genel faydaları ile karşılaştırıldığında görece küçük şeyler.

Çin, Almanya ve Fransa arasında 16 Nisan’da yapılan video konferans zirvesi bu nedenle cesaret verici. Zirvede bütün bu üç konu ele alındı. 2030’da karbon salımını zirce çıkarma ve 2060’ta karbon nötr hedefi Çin’in oranında büyüyen bir ekonomi için basit olmayacak özelikle büyük bir üretim ve ihraç ülkesi statüsü dikkate alındığında. Elbette, bu yeni bir şey değil; bu hedef cuma günü sadece teyit edildi.

Ben özellikle Çin’in Montreal Protokolü’ne yapılan Kigali Eki’ni kabul etme kararı ile ilgileniyorum. Karbon salımı kamuoyunun bilincinde yer etmişken, hidroflorokarbonlar yer etmedi. Bunlardan siyasi tartışmalarda nadiren söz edilir, yine de güçlü sera gazlarıdır: Örneğin, sadece tek bir HFC-23 molekülü atmosfer üzerinde 10 bir karbondioksit molekülünden daha fazla ısınma etkisi yaratır. Bu karşılaştırma, bilimsel nedenlerle, doğrudan bir karşılaştırma değil fakat karmaşık sorunların her zaman basit çözümleri olmadığının bir göstergesi.

Çıktı bakımından, Çin’in üretim kapasitesi dünyadaki en büyük üretim kapasitesidir. Kuşak ve Yol İnisiyatifi ile Çin’in bir dizi Afrika ülkesinde altyapının geliştirilmesindeki rolü dikkate alındığında, Çin’in çevreyi etkileme gücü sınırlarının ötesine taşmaktadır. Çin’in kendi ülke içi hedeflerine bağlılığı bir şeydir, ama Çin’in küresel ayak izlerini de dikkate almak önemlidir. Bu stratejik düşünme ve uluslararasında diyaloğu gerektirir.