Haber: Gökhun Göçmen

İklim değişikliğini anlatan pankartlar, bir anda ortaya çıkan bisikletli gruplar, Kızılderili kıyafetleri giyen eylemciler ve atılan sloganlar. 2021 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın (COP26) düzenlendiği Glasgow sokakları en hareketli günlerini yaşarken, zirveye katılan liderlerin uyuyakaldığı anlar manşetleri süslüyor. Uluslararası medya kuruluşları G20 Zirvesi’nin hemen ardından başlayan COP26’nın liderleri yorduğunu aktarsa da sokak ve salon arasındaki tezatlığın kökeni daha derinlerde.

COP26 bünyesindeki Türkiye pavilyonunda sunum yapan Doçent Dr. Hazal Ilgın Bahçeci Başarmak’a göre gerilimin temelinde iklim krizini yöneten devletler ile onun ortağı olan piyasa kapitalizminin iş birliği yer alıyor.

Doç. Dr. Hazal Ilgın Bahçeci Başarmak

Devletlerin doğrudan inisiyatif almaktan kaçındığını aktaran Doç. Dr. Başarmak, sorumluluğun “iklim suçlularına” verilmesini eleştirenlerden. Başarmak, CRI Türk’e yaptığı açıklamada “İklim değişikliğinde payları büyük olan petrol ve gaz şirketlerinin COP21’de olduğu gibi COP26’ya da sponsor olmaları ve hatta değişik ülkelerin pavilyonlarındaki sunumları bu iş birliğini kantlar nitelikte.” ifadelerini kullandı. COP26’da “2030’a kadar kömür kullanımını bırakma” kararının iklim değişikliği konusunda radikal olmamakla eleştirilen GreenPeace’i dahi memnun etmediğini anımsatan Doç. Dr. Başarmak “Dolayısıyla dün olduğu gibi bugün de ekolojistler, konferanstan çıkacak sonuçlar konusunda açıkça karamsar, bunun için de pek çok sebepleri var.” diye ekledi.

“KAPİTALİST BÜYÜME DOĞANIN SÖMÜRÜSÜ İLE MÜMKÜN”

Hacı Bayram Üniversitesi Adalet Yönetimi Bölümü’nde görev yapan Doç. Dr. Başarmak, insan ve doğa arasındaki kalıcı denge için köklü bir değişim gerektiğinin altını çiziyor. Glasgow’da yaptığı sunumun “sürdürülebilir kalkınma paradigması” olduğunu aktaran Başarmak “Aslında ben sistemin sürdürülemezliğini vurguladım.” dedi. Başarmak bu bağlamda şu değerlendirmelerde bulundu:

“Kapitalist büyüme, doğanın daha yoğun sömürülmesiyle mümkündür. Dolayısıyla sermaye birikimine dayalı piyasa ekonomisinin işleyişinin sınırları doğayı da içine alacak şekilde genişletilmiştir. Bu kapitalizmin her şeyi metalaştırma mantığının zorunlu bir sonucudur. Bu sistem içinde ortaya konan sürdürülebilir kalkınmanın en sorunlu yönü de şu: İlk kez 1987 yılında tanımlandığı Ortak Geleceğimiz Raporu’na bakarsanız bu yaklaşımın, insanların sınırsız ihtiyaçları olmasına rağmen kaynakların sınırlı olduğu varsayımına dayandığını çok rahat bir şekilde anlarsınız. Kapitalizm, bireylere her seferinde talep edilecek yeni ürünler sunar ve onları “malların tüketicisi” konumuna getirir. Her seferinde bir öncekinden daha fazla tüketilecek şey vardır: Bu da insanlarda yoksulluk algısının sistemin istediği şekilde pekiştirilmesine hizmet eder. Böylece örneğin; basit bir kulübede yaşayan bir insanın apartmanda yaşayan bir insandan daha yoksul olduğu algısı yaratılır. Yoksulluğun yaşam kalitesinden bağımsız olarak niceliksel bir mal sahipliği biçimine dönüşmesi bu şekilde kapitalist mantığa göre, sistemin devamlılığını sağlayacak şekilde gerçekleşmişti. Sürdürülebilir kalkınma anlayışı da buna hizmet etmiştir ve etmeye devam etmektedir.”

“MEVCUT MODELLERİ REDDETMELİYİZ”

İklim değişikliği ile mücadele etmek için paradigma değişiminin şart olduğunu vurgulayan Do. Dr. Hazal Ilgın Bahçeci Başarmak, konuşmasını şöyle noktaladı:

“Artık teknolojinin, kapitalist pazarın ve finansal mekanizmalarının gezegenimizi bir şekilde iklim değişikliğinden koruyacağı önermesine dayanan gerçekçi olmayan tüm çözümlerin aşılması gerekiyor. Egemen paradigmanın “mutluluk=tüketmek” şeklinde özetlenebileceği küresel bir bağlamda, insanlar adına bir fark yaratarak daha kaliteli bir hayat için onlara ufuklar açabilecek çeşitli alternatifler sunulmalı ve insanların aktif yurttaşlar haline gelmesi sağlanmalı. Bu nedenle iklim krizini aşmak istiyorsak, mevcut kalkınma modellerini reddetmeli ve yeni kalkınma tanımları yapmalıyız.”