China Daily / Wang Yong

Çin-Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ilişkilerine tarihsel bir perspektiften bakarsak, ticaret ve farklı değerler gibi onları tanımlayan birçok faktör var.

İkinci Dünya Savaşı, Amerikan hegemonyasına yol açtı. ABD’nin bu statüyü sürdürme motivasyonu Çin politikasında çok önemli bir rol oynamaktadır. Bununla birlikte, Çin ile ABD’nin 40 yılı aşkın gelişen ilişkilerine fayda sağlayan birçok faktör, çok taraflı mekanizmalar altında mevcut olduğundan, iki ülkenin ortak bir uluslararası çerçeve altında bir arada durmaları da önemlidir. Uluslararası kuruluşlar altında devam eden ilişkiler, böylece Çin-ABD ilişkilerinin istikrarına katkıda bulunacaktır.

Düşmanlık, Çin-ABD ilişkilerini etkileyen bir başka faktördür. ABD için, ülke içinde uzlaşı ve siyasi birliği inşa etmek için dış düşmanlar aramak ve yaratmak bir gelenektir. Çin, farklı siyasi sistemi göz önüne alındığında, ABD için uygun bir düşman olarak hizmet ediyor.

ABD’nin yeni Joe Biden yönetimi altında Çin’e yönelik politikası ve iki ülke ilişkilerinin geleceği, muhtemelen aşağıdaki yeni özelliklere tanık olacaktır.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI “AMERİKAN HEGEMONYASI”NA NEDEN OLDU

Birincisi, Biden’ın Çin politikası ve Çin-ABD ilişkileri iki şekilde yürüyebilir. Biri, Trump olmadan Trumpizmdir. Demokratlar arasındaki bazı sertlik yanlıları, Çin’e karşı sert davranmak için her fırsatı kollayacak, Cumhuriyetçilerin baskısı Biden’ı Kongre’de kontrol altında tutacaktır. Diğer olasılık, hem rekabeti hem de iş birliğini içeren bir Çin-ABD ilişkisidir. Biden, Çin’i bir düşman değil, büyük bir rakip olarak gördüğünü açıkça belirtti. Bu, Çin ile ABD’nin, iklim değişikliği ve yeni koronavirüse karşı mücadele gibi alanlarda olması gereken yerlerde iş birliği yapabileceği anlamına geliyor, ancak rekabetin ne kadar derin olacağı ve iki ülkenin ne kadar iş birliği yapabileceği belirsiz.

İkincisi, Biden’ın Çin politikası, bağımlı bir ilişkiye rağmen rekabeti sürdürmesini sağlayacaktır. Biden, küreselleşmenin kazanılmış çıkarları ve faydaları açısından Çin ile tam bir ayrışmanın gerçekçi olmadığını vurguladı. Yakın ekonomik ilişkileri sürdürmek hem Çin hem de ABD’nin çıkarınadır, fakat bu, kısmi bir teknolojik ayrışma olasılığını engellemez. Biden muhtemelen ABD şirketlerinin teknolojik rekabetin nasıl yürütüleceği konusundaki tavsiyelerini alacak. Ayrıca, çok taraflı çerçeve altında iki ülke arasında artan rekabete yol açabilecek pazarları daha fazla açmayı da düşünecektir.

Bu yeni ortamda, Çin’in Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması’nın (RCEP) imzalanması ve Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve Aşamalı Anlaşmaya (CPTPP) katılma çabalarının da gösterdiği gibi, Çin hem daha iddialı hem de daha açık hale gelecektir. Bunun aksine, Biden yönetimi, CPTPP’ye katılmasına ilişkin herhangi bir müzakerede iç siyaseti tarafından kısıtlanacaktır. Buna karşın, Çin’in daha fazla açılmasına yönelik proaktif tedbirleri, hem yerel hem de uluslararası meselelerle başa çıkmak için daha güçlü yönetişim yeteneklerini gösteriyor.

ÜST DÜZEY ANGAJMAN VE DİYALOG İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİNİ ŞEKİLLENDİRMENİN ANAHTARIDIR

Üçüncüsü, Çin için bir mücadele anlamına gelse de iki ülke, ideoloji ve değerler açısından rekabetin yoğunlaştığını görecek. ABD halkının pek çok kez kullandığı “karşılıklılık” kavramı, hem rekabet hem de karşılıklı bağımlılıkla işaretlenen iki ülke ilişkilerini gölgede bırakacaktır. ABD’nin “karşılıklılık” çağrısı ticaret ve yatırımla sınırlı kalmayacak, basın ve yayın, medya yönetimi, eğitim ve insanlar arası alışveriş gibi alanlara da uzanacak.

Dördüncüsü, üst düzey angajman ve diyalog, iki ülke ilişkilerinin geleceğini şekillendirmenin anahtarıdır. Diyalog, sonuçta bir savaş olmayacağından, iki ülke arasındaki stratejik ortak çıkarları belirlemelidir. Ekonomik küreselleşme derinleştikçe, politik güven ilişkilerin temeli olmalıdır. Son otuz yılda Çin ile ABD arasında siyasi güven vardı. Çin küreselleşmeyi kucaklamayı seçtiğinde, ABD onu memnuniyetle karşıladı, ancak son yıllarda durum değişti. Çin ile ABD arasındaki siyasi karşılıklı güven eksikliği, ilişkilerinin iki paralel pazar ve ortaya çıkan iki tedarik zinciri ile tehlikeli bir yönde ilerlediği anlamına geliyor. Bu nedenle, Çin ve ABD’nin karşılıklı siyasi güvenini güçlendirmesi gerekiyor.

Genel olarak, Beyaz Saray’da Donald Trump’ın geçirdiği dört yıl ve devam eden salgın ABD ile dünya ve Çin ile dünya arasındaki ilişkiyi önemli ölçüde değiştirdi. Çin’in ve ABD’nin ulusal güçlerinde dramatik değişiklikler var ve Çin’in ulusal gücü açıkça artıyor. Çin, ticaret çatışmaları ve ABD ile rekabetle uğraşırken dayanıklılığını, kaynakları harekete geçirme kabiliyetini ve gelişmiş devlet yönetimini kanıtladı. Çin, ABD’nin baskısıyla karşı karşıya kaldığında kendinden daha emin olacak. Yeni bağlamda Çin, bölgesel ve uluslararası ortamı, iki ülke ilişkilerinin geleceğini şekillendirmek de dâhil olmak üzere daha büyük bir güven ve açıklıkla kucaklayacaktır.