Haber: Ersoy İrşi

İkinci Beethoven albümü Ay Işığı’nı yayımlayan dünya sahnelerinin harika piyanisti Gülsin Onay, bu çalışmasının daha romantik bir seçki olduğunu belirtti. Onay ile yeni albümüne, müzik yaşamının dönüm noktalarına ve hocası Adnan Saygun’a, Türkiye’nin dünya müziğindeki yerinden pandemi günlerinde müzisyenliğe dek konuştuk.

Piyanoya 3,5 yaşında başladı, 6 yaşında ilk resitalini İstanbul Radyosu’nda verdi. Ahmet Adnan Saygun ve Mithat Fenmen’in öğrencisiydi, “Harika Çocuklar Yasası” ile Fransa’ya gitti. 16 yaşındayken Paris Konservatuvarı’ndan saygın “Premier Prix du Piano” derecesiyle mezun oldu. Sonrasında eğitimine Almanya’da devam etti. Avrupa’da Liszt, Busoni, YvesNat, Cortot gibi ekol yaratan büyük müzisyenlerden eğitim alan hocalarla çalıştı.

“GİTTİĞİ HER YERDE KENDİNE HAYRAN BIRAKTI”

Konserleriyle gittiği her yerde kendine hayran bıraktı. Venezuela’dan Çin’e 5 kıta 80 ülkede sahne aldı. Staatskapelle Dresden, Philharmonia Orkestrası, İngiliz Oda Orkestrası, İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası, Japonya Filarmoni, Münih Radyo Orkestrası, St. Petersburg Filarmoni Orkestrası, Tokyo Senfoni Orkestrası, Varşova Filarmoni Orkestrası ve Viyana Senfoni Orkestrası gibi önde gelen orkestralar ile pek çok konserde solist olarak yer aldı. Türkiye’yi olağanüstü müzik yeteneği ve birikimiyle temsil etti. Vladimir Aşkenazi, Erich Bergel, Michael Boder, Andrey Boreyko, Jörg Faerber, Vladimir Fedoseyev, Edward Gardner, Neeme Järvi, Emmanuel Krivine, Ingo Metzmacher, Esa-Pekka Salonen, José Serebrier, Vassily Sinaisky, Stanisław Wisłocki ve Lothar Zagrosek gibi önemli şeflerle çalıştı.

Klasik müziğimizin kurucusu, öncüsü ve kendi hocası Ahmet Adnan Saygun’un eserlerinin en güçlü icracısı oldu. Eşsiz Chopin yorumları sayesinde Polonya Hükümeti tarafından Polonya Devlet Nişanı ile onurlandırıldı.

Ahmet Adnan Saygun, Hubert Stuppner, Denis Dufour, Jean-Louis Petit, Muhiddin Dürrüoğlu-Demiriz, Marc-André Hamelin ve Bujor Hoinic ona eserler ithaf etti.

“MÜZİKAL ENERJİ VE ZEKÂ MÜKEMMEL BİÇİMDE DENGELENİYOR”

Kimden mi bahsediyorum?

Almanya’nın en köklü gazetesi Göttinger Tageblatt’ta Alman dinleyicisine “Piyanist sadece olağanüstü teknik ustalığı ile değil, müzikal zekâ ve anlayışın sık rastlanmayan bir bileşimi ile de dinleyiciyi fethediyor. İhtişam, olağanüstü cümleleme, müzikal enerji ve zekâ mükemmel biçimde dengeleniyor.” diye takdim edilen devlet sanatçımız, UNICEF “İyi Niyet Elçisi”, dünya sahnelerinin harika ustası Gülsin Onay’dan.

Harika usta geçen günlerde ikinci Beethoven albümünü “Ay Işığı”nı yayınladı. Ay Işığı, Veda ve Op. 109 Sonatının yer aldığı albümün kaydı Ozan Sarıer’e, kitapçık yazıları Aydın Büke’ye ait. Albüm kitapçığının fotoğraflarını Serdar Tanyeli çekti, tasarımını ise Gözde Oral yaptı.

Gülsin Onay ile yeni albümünü ve müzik yaşamının dönüm noktalarından hocası Adnan Saygun ile unutamadığı anılarına, kendisine ithaf edilen eserlerden, Türkiye’nin dünya müziğindeki yerine, yaşamındaki motivasyon kaynaklarına kadar konuştuk.

 Albümün çıkış öyküsü nasıldı?

Her ikisi de geçen yıl ‘Beethoven’in 250. Doğum Yılı’ için planlanmıştı. Pek çok plan vardı. Pandemi nedeniyle maalesef çoğunu yapamadık. İyi ki bu albümler çıktı. Bu vesileyle altı sonatıyla buluşmuş olduk. Çok sevdiğim bir seçki oldu. Daha romantik bir Beethoven var, ikinci albümde. Ay Işığı Sonatı, Veda Sonatı ve Op. 109 Sonatı. Beethoven’in pek çok farklı dönemleri var. Bazıları son derece son derece isyankâr, bazıları coşkulu, bazıları hüzünlü.

Albüm için icra edeceğiniz eserleri seçerken kıstaslarınız neler oldu?

Dönem ve ruh olarak birbirine uyan sonatları seçmeye özen gösterdim. Tabii Beethoven’in bütün sonatları çok güzel. Daha da fazla yapmak istiyorduk ama en azından bunlar ortaya çıkmış oldu.

ENERJİ İÇİN BEETHOVEN

Beethoven’ın sizin üzerinizdeki etkisi nedir? Siz onu nasıl tanımlarsınız müzik yaşamınızın içinde?

Ben böyle çok çocuklu anne gibi bütün bestecileri çok seviyorum. Ayırt etmek zor oluyor. Ama Beethoven’da muazzam bir mimari var. Çok görkemli bir yapısı var. Entelektüel olarak senfonilerini incelediğinizde muazzam bir müzik mimarisi görürüz. Bu müzikal yapının görkemi insanı çok vurucu bir şekilde etkiliyor. Aksanlarında çok hırçın ve anilik var. Ama sonrasında son derece şefkatli adeta okşarcasına bir melodi kullanıyor. Sanki ‘Yok ben bu kadar acıtmak istemedim.’ dermiş gibi. Enerjiye ihtiyacım olduğu zaman çok iyi geliyor bana Beethoven çalmak.

Bu yaz yoğun bir konser ve etkinlik programınız olacak. Dinleyicilerinizle nerelerde buluşacaksınız biraz bahseder misiniz?

Yaz konserlerim, bu ayın sonunda 26 Haziran’da Mafra Müzik Festivali’nin kapanış konseri de dâhil olmak üzere Portekiz’de üç resitalle başlıyor. Bunlardan biri de Lizbon’daki büyükelçiliğimizde olacak. İki resitalde sadece Chopin, büyükelçilikte Saygun da çalacağım.

Temmuz ayında Almanya’da Bremen Avrupa Piyano Yarışması jüri üyesi olarak 2 hafta geçireceğim. Orada final ve ödül töreninde bulunacağım. Bu yarışmanın ilk elemelerinde 46 piyanisti çevrim içi dinledim. Çevrim içi olarak ilk defa jürilik yaptım bu düzeyde bir yarışmada.

Ardından, Mozart’ın KV414 Piyano Konçertosu’nu çalacağım 18. Uluslararası Gümüşlük Klasik Müzik Festivali’nin 24 Temmuz’daki açılış konseri için Türkiye’ye geleceğim. Burada Anycra Ensemble ile sahne alacağım. Anycra da çok önemli bir orkestra aynı zamanda sadece kadınlardan oluşuyor. Daha önce Tekirdağ Süleymanpaşa’da düzenlenen “Gülsin Onay Piyano Günleri”nde birlikte olmuştuk.

Sonrasında 27 Temmuz’da Ohrid Yaz Festivali’nde bir resital vermek üzere Kuzey Makedonya’ya gideceğim. Ohrid geleneği olan çok iyi bir festival, önemli müzisyenler yer oluyor. Ohrid Gölü’nü hiç görmemiştim onu da ilk defa göreceğim. Bu da beni sevindirdi.

Buradan sonra tekrar Gümüşlük Klasik Müzik Festivali’ne dönüp master classlara başlayacağım. Gümüşlük benim çok önemli, kuruluşundan bugüne sevgili Eren Leventoğlu ile birlikte yürütüyoruz. Geçen yıl pandemi koşullarında yapılan yegâne festivaldi.

“SONSUZ BİR YOLCULUK İÇİNDESİNİZ”

Büyük başarılarla, övgülerle ve ödüllerle dolu bir yaşamınız var. Bu durumun üzerinizdeki sorumluluğu için neler söylemek istersiniz?

Evet çok önemli bir sorumluluk yüklüyor üzerime. Ömrüm hep çalışmakla geçiyor. Elimden geldiği kadar hep mükemmele ulaşmak istiyorum. Bu meslekte hiçbir zaman bir yere vardım, şunu elde ettim yeterli, diye bir şey düşünülemez. Sonsuz bir yolculuk içindesiniz. Her gün ilerliyorum, kendime yeni şeyler katıyorum. İlgi görmek ve takdir edilmekte bu yolda çok büyük bir motivasyon kaynağı.

“HOCAMIN İZNİ OLMADAN ÇALMIŞTIM”

Adım atmaya başladığınızda piyanoya dokunuyorsunuz. Yaşamınızın tamamı piyano ile geçiyor. Peki, müzik yaşamınızda dönüm noktası diyeceğiniz anlar nelerdir?

Tabii ilk Paris’e gidişim, orada harika çocuk olarak konservatuara girişim çok önemli bir dönüm noktası. Etrafımdaki gençleri görmek ve çalışanın sadece ben olmadığımı hissetmek bana çok önemli bir motivasyon verdi. Bunun da öncesinde aslında Adnan Saygun ve Mithat Fenmen ile çalışırken nasıl bir yola girdiğimi fark etmiştim. Onlar benim hem müzik temelimi oluşturmamı hem de diğer sanat dallarıyla tanışmamı sağladı.

Daha sonra ilk konserim Rachmaninov’un ‘23. Piyano Konçertosu’ benim için bir dönüm noktası oldu.  Onu hocamın izni olmadan çalmıştım, küçük yaşta. Ama sonra hem Paris’te hem İstanbul’da Devlet Senfoni Orkestrası’yla 18 yaşındayken seslendirmiştim. O da çok önemlidir benim için. Böyle dev bir eseri orkestra ile seslendirmek, dinleyicinin coşkusunu yaşamak çok çok güzeldi. Yine aynı konçertoyu çok farklı bir ortamda Vladimir Davidoviç Aşkenazi ile çalmak ve onun o eserle ilgili düşüncelerini paylaşmak çok olağanüstüydü. Aşkenazi, üç kere bu eseri kaydetmişti. Benim yorumumu çok beğenerek beni davet etmişti konsere.   

“O KEK VE OMLETİN KOKUSU HÂLÂ BURNUMDA”

Hocanız Ahmet Adnan Saygun’un en önemli icracısısınız. Saygun’un eserleri sizinle birlikte dünya sahnelerinde olmaya devam ediyor. Saygun Hocanız ile unutamadığınız sizde çok yer eden anılarınızdan birkaçını paylaşır mısınız?

Tabii çok var anılarım. Oturup yazsam bir kitap olur, maalesef bu kadar çok proje içinde zaman bulamıyorum. Ama yapacağım bir gün.

Çok farklı dönemlerimde Adnan Saygun ile beraber olduk. Önce 12 yaşında küçücük bir çocukken, onunla çalışırken eşi Nilüfer Teyze de onların çocukları olmadığı için beni neredeyse kızları gibi severlerdi. Her dersten önce Ankara’daki evlerinde bana kek yapardı. Hocayla dersler yoğun geçerdi, ağır bir tempo vardı. O kek hepsini yumuşatırdı, Nilüfer Teyze’nin kekinin kokusu hâlâ burnumdadır. Bir de hocamın bana yaptığı omleti hiç unutmam. İstanbul’da Ulus’taki evinde yapmıştı. Onu da hiç unutmam.

Tabii müzikal anılar da var. CSO’da 2. Piyano Konçertosu’nun ilk seslendirilişinde ikimizin doğum sancısı çeker gibi oluşumuzu, o heyecanımızı hiç unutamam. Yine çalışma odasında bana gösterdiği piyano eserlerini, kütüphaneden çıkartıp özenle not alıp bana verişi de bende çok yer etmiştir.

“MÜZİK KARİYERİMİN EN ÖNEMLİ ANLARINDAN BİRİ”

Size birçok eser ithaf edildi. Bunların arasında sizi en çok heyecanlandıran, etki eden hangisi oldu?

Tabii ki Adnan Saygun’un ‘2. Piyano Konçertosu’ oldu. Birinci konçertosunu zaten bütün dünyada seslendiriyordum. 18 farklı orkestra ile defalarca çaldım. O konserleri hep gelip anlatıyordum, kayıtlarını dinletiyordum, resimler gösteriyordum hocama. Çok önemli orkestra şeflerinin övgü dolu sözleri vardı. Bir gün çekinerek dedim ki, ‘Keşke bir tane daha konçertomuz olsaydı, hocam. Onu da her yerde çalardım.’ Ama tabii çok yoğundu hocam, olabileceğini hiç düşünmüyordum.  Sonra birkaç ay sonra görüştüğümüzde ‘Senin konçertonu yazmaya başladım.’ dedi ve bana ithaf edeceğini söyledi. Unutamadığım bir olaydır, müzik kariyerimin en önemli anlarından biri.

Tabii diğer besteciler de çok önemli. Muhiddin Dürrüoğlu’nu çok takdir ederim, çok önemli bir müzisyenimiz. Onun bana ithaf ettiği eser de beni çok mutlu etti.

Denis Dufour çok önemli bir besteciydi, ben onu Paris’te radyo evindeki konserinde tanımıştım. Çok hoşuma gitti besteleri, elektronik müzik yapıyordu. Sonra o da benim konserlerime geldi ve birbirimize çok hayranlık duymaya başladık. O da bana eser ithaf etti.

Marc-André Hamelin benim çok beğendiğim bir piyanist. O da benim çaldığım Saygunlardan çok etkilenmişti. O da bana aksak ritimli bir eser yazdı.

Yine bana eser ithaf eden Hubert Stuppner, Jean-Louis Petit, Bujor Hoinic hepsinin ayrı yeri var.

“HARİKA ÇOCUKLAR YASASI YENİDEN İŞLETİLMELİ”

Bir harika çocuk da olarak bugün ülkemizin müzik eğitimini ve yeteneklerin keşfedilmesi, desteklenmesi noktasında durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

O kadar yetenekli öğrenciler, o kadar büyük bir potansiyel var ki, ülkemizde. Yetiştiren hocalar da çok değerli. Bu dönemde yurt dışında eğitim alıp ülkeye geri dönmüş çok fazla hoca var, oldukça iyiler. Öğrencileri çok güzel yetiştiriyorlar. Hepsini kutluyorum, çok önemli bir görev yapıyorlar.
Ancak mesleğimizde, farklı kültürleri de görmenin büyük katkısı var. Onların desteklenmesi, gidebilmeleri çok önemli. Benim zamanımda olamayan Borusan, Eczacıbaşı gibi özel kuruluşların da burs olanakları var.

Bunlarla birlikte yeniden ‘Harika Çocuklar Yasası’nın işletilir hale gelmesi gerekiyor. O çok güzel bir sistemdi. Müzikle birlikte genel kültürün gelişimini de sağlıyor. Benim hem edebiyat hem matematik hem de Fransızca derslerim vardı. Bunlara da devletin verdiği burstan ödeme yapılırdı. O yasa İdil Biret ve Suna Kan için çıkarılmıştı. Faydalanan herkes dünyaya Türkiye’nin adını duyuran önemli sanatçılar oldular.  

Venezuela’dan Çin’e 80 ülkede sahne alan, saygıyla karşılanan ün sahibi bir müzisyensiniz. Türkiye’nin dünya müziğinde yerini nasıl yorumluyorsunuz?

Gittiğim yerler de çok sevilen bir yerimiz var. Gerek geleneksel müziğimiz gerekse bestecilerimiz her gün daha çok tanınıyor. Özellikle Adnan Saygun’un eserleri her yerde hayranlıkla dinleniyor ve besteleri biliniyor. Son dönemde dijitalin getirdiği olanaklarda tanınmayı artırdı. Gençlerimiz de çok girişken ve gayretli. Önemli yarışmalarda dereceler alıyorlar, büyük orkestralara kabul edilen yeteneklerimiz var. Onların sayesinde de daha fazla temsil ediliyor.

“KISINTIDA BAŞI HEP KÜLTÜR ÇEKİYOR”

Normalleşmede müzisyenlere dair bir adım atılmaması müzik dünyasından oldukça tepki de aldı. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce neler yapılmalı?

Devlete düşen çok büyük bir destek görevi var. Tabii herkes büyük kayıplara uğradı, işlerini kaybetti. Ama bunların arasında müzisyenlerin çok önemli bir yeri var. Ülkemizde çok vahim durumda müzisyenler var. Kısıntı yapınca başta hep kültür alanı geliyor. Oysa kültür bir lüks değil ihtiyaçtır. İnsanın en önemli ihtiyaçlarından biridir.

“KEŞKE ELİMDE BİR SİHİRLİ DEĞNEK OLSA”

Müziğin yanında yapmaktan çok keyif aldığınız, sizi motive eden başka etkinlikler de var mı?

Kitap okumayı çok seviyorum. Doğaya çok düşkünüm. Bahçeyle ilgilenmeyi, uzun yürüyüşler yapmayı çok seviyorum. Her adımda içime sindiririm, bulunduğum yerin atmosferini. Yemek pişirmeyi pek bilmesem de seviyorum. Ama eşim çok güzel yemek yapıyor.

Tiyatroyu çok severim, eskiden uğraşırdım da. Keşke elimde bir sihirli değnek olsa bir anda tiyatro sahnesinde bulsam kendimi, performans sergilesem. Gençliğimde amatör olarak bir grupta da yer almıştım ve güzel roller oynamıştım. Sonra turneler başlayınca mecburen bırakmak zorunda kalmıştım.