Ersoy İrşi

Kültür ve sanatın en başta gelen ihtiyaçlardan olduğunu belirten usta sanatçı Cihat Aşkın, yeni çalışması Şeyh Bedreddin Destanı bestesinin 20 yılık hikâyesinin olduğunu vurguladı. Aşkın, sanatında, yeni çalışmasında ve başta müzik olmak üzere kültür dünyamızda büyük öneme sahip olan Hasan Saltık için adının Türk kültür tarihine altın harflerle yazılması gerektiğini vurguladı.

Keman virtüözü, besteci, usta sanatçı Cihat Aşkın. Bu seçkin sıfatlarının yanında bir de öncü bir öğretmen. Sanatsal başarıları kadar başta çocuklar ve gençler için hayata geçirdiği projelerle, verdiği derslerle de sanat dünyamızın anıt isimlerinden. Binlerce sanatçının yetişmesine öncülük etti. Öğrencileri bugün dünya sahnelerinde ülkemizi temsil ediyor.

Usta sanatçıyla koronavirüs dönemine değerlendirmesinden yeni projesi Şeyh Bedreddin Destanı’na, ülkemizde ilklere imza atan müzik dünyamızın öncü ismi Hasan Saltık ile dostluklarından Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları’na ve Çanakkale Festival Akademisi’ne kadar konuştuk.

“GÖREVİMİZ İNSANLARA UMUDU VERMEK”

Yasaklar dönemini geride bıraktık ve yeniden sosyal ortamlara girmeye başladık. Peki, koronavirüs dönemini hem kendiniz hem müzik dünyamız açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bütün dünya açısından bir sosyal travma yaşandı. Bunu atlatmanın en kolay yolu da sanata sarılmaktı. Salgının başladığı ilk günlerde ben yurt dışındaydım. Döndüğümde eşimle birlikte karantinaya girdim. Bu salgın döneminin uzun süreceğini kestirerek, bu süreçte neler yapılması gerektiği konusunda düşünmeye başladım. Bir sanatçı olarak bir şeyler yapmalıydım.

Bunun da yolu sanatla insanlara ulaşmak. Eskiden olduğu gibi sahnelere çıkamayacaktık, yüz yüze insanlara mesajımızı veremeyecektik ama sosyal medya üzerinden ulaşabilirdik. Hemen bir hafta içinde çevrim içi konser yaptım. Bu konser çok fazla sayıda insana ulaştı. Sonrasında gelen talep üzerine her akşam saat 21.00’dan itibaren üç ayrı sosyal medya kanalında canlı olarak mini konserler vermeye başladım. Bu da çok ses getirdi, sizin de o zaman tensip buyurduğunuz gibi bu çalışmaları basın organları da duyurdular. 15 Mart’tan 30 Nisan’a kadar sürdü bu çalışma. Türkçe, İngilizce ve Macarca hitap ettik. Türkiye’nin dışında Portekiz, Almanya, İngiltere, Arnavutluk gibi ülkelerden sanatçı dostlarımız da bu yayınlara katıldı. Bu yayınların topluma çok faydası oldu. Özellikle sanatı takip eden, dinleyicilerim başta olmak üzere karanlık günlerde sanatı bir teselli olarak gördüler. Onlara umut verdik, tünelin ucunda ışık var, dedik. Konserler, söyleşiler, ortak etkinliklerle sanatın birleştirici gücünün her türlü kötülüğü yeneceğini felsefi olarak anlattık.

Mayıs ayı içinde de farklı bir söylemde bulundum. Okuluna gidemeyen çocuklara ücretsiz müzik dersi verdim. Yaklaşık 100 öğrenciye her gün internet kanalıyla ders anlattım. Yaz aylarında çevrim içi atölye çalışmaları düzenledik. Amerika’dan Çin’e Almanya’dan Arjantin’e dünyadan 30 öğretmenle çevrim içi yaz okulu düzenledik. Daha o zaman Avrupa’da yaz okulları başlamamıştı. Çok önemli bir kitle tuttuk bu çalışmalarla ve insanlara umut aşıladık. Bazı arkadaşlarımız çevrim içi etkinliklerin olamayacağını savunmuşlardı fakat bir sanatçı olarak bizim görevimiz insanlara umudu vermek.

“SON PLANLARA İTERSEK KİMLİĞİMİZİ KAYBEDERİZ”

Günümüze kadar da atölye çalışmalarıyla, derslerle, konserle dinleyicilerle bir arada olduk.
Tabii bu süreçte bizim meslek alanımız içinde çok üzücü olaylar da yaşadık. İntihar eden sanatçılar oldu.
Müziğin, sanatın memleketimizdeki algısı eğlenceden öteye gitmediği için hep en sona kalıyor. İhtiyaç alanı olarak kabullenmiyorlar. İnsanı teskin edecek, ruh bütünlüğünü sağlayacak olan sanattır.

Sanatı ve kültürü son planlara itersek kimliğimizi kaybederiz. Kültürün ve sanatın her şeyden önce gelmesi gerekir. Benliği kaybetmemek, ruh bütünlüğü sağlamak ve bu süreci insani açıdan sağlıklı atlatmak için bu çalışmaları gerçekleştirdik.

“BİR BESTE YAPMANI İSTİYORUM…”

Nazım Hikmet’in Şeyh Bedrettin Destanını besteleme fikri nasıl ortaya çıktı? Besteleme sürecinin hikâyesi nedir?

Öğrenci olarak 6 yıl yurt dışında yaşadıktan sonra, Türkiye’ye döndüğümde bazı kültürel çalışmalara başladım. Bu çalışmalara başlamamın en önemli yapı taşını da Kalan Müzik ile olan iş birliğim oluşturdu. 1997 yılının sonlarında Hasan Saltık’la tanışmam Kalan Müzik sanatçısı olmam, Türkiye’deki bütün çalışmalarımı oradan yayınlamam önemli bir etkendi.

Hasan ile daha çalışmamızın birinci senesi dolmamıştı bana dedi ki, ’Senin bir beste yapmanı istiyorum, Şeyh Bedreddin Destanını’ Tabii Şeyh Bedreddin felsefi anlamda çok derin bir konu. Hasan’a dedim, ’Benim bunu yapmaya gücüm yetmez. Hem felsefi hem de teknik açıdan büyük bir hazırlık süreci gerektiriyor’. Ben bir keman sanatçısıydım, bestelerim de vardı ama o zamana kadar büyük çaplı bir beste yapmamıştım. Esel Işık’ın iki tane kısa metrajlı filmine müzikler yazmıştım.

‘’TUNCEL AĞABEY KONUŞUNCA FARKLI DÜNYALARA GÖTÜRÜRDÜ’’

Hasan bana fikri anlamda destek olmak için Şeyh Bedreddin konusunda yayınlamış bütün kitapları getirtti. Bazı müzikleri dinlettirdi. Sema Moritz ve Tuncel Kurtiz’le yaptığı Şeyh Bedreddin Destanı’nı dinledik. O da çok yüce ve güzel bir yapıttır.

Daha sonra sevgili Tuncel Kurtiz ile tanıştım. Tuncel ağabey çok değerli bir insandı, bir konuşması dahi insanı çok farklı dünyalara götürüyordu. Kaz Dağları’ndaki evinde yaşıyordu ve orada ‘Sarı Kız’ şenlikleri yapılır. ‘Sarı Kız’ o bölgedeki bir efsanedir. Tuncel ağabey de bu efsaneyi yaşatmak için festival düzenledi ve beni de festival sanatçılarından biri olarak çağırdı. Orada köy meydanında anlatarak bazı eserler seslendirdim. ‘Sarı Kız’ efsanesini anlatan bir doğaçlama da yaptım. Sarp Maden caz sanatçısı, bağlama sanatçısı Engin Arslan gibi arkadaşlarımızla güzel bir konser yaptık.

Tuncel ağabeye ‘Bu yörelerin oyunu zeybektir, seni zeybek oynatmadan bırakmam.’ dedim. O da zeybek oynadı. Biz iyi dost olduk, onun evinde kaldım. O süreçte Şeyh Bedreddin destanı fikrini pişirdik. Kendisi bana özel olarak oynadı. Hareketlerini açıkladı, Kaz Dağları ile Şeyh Bedreddin’i nasıl örtüştürdüğünü, müzikleri nasıl seçtiğini anlattı.  Eğer o zaman besteleseydim Tuncel ağabey ile çalışacaktım. Tabii zaman gerekliydi arada hatta Hasan sorardı ‘Başladın mı?’ diye. Ben de işte ‘Yavaş yavaş başladım.’ derdim.

Nazım Hikmet’in destanı tabii muhteşem. Ama uzun ve çoğu kişi de bunu işledi. ‘Farklı bir metin yapalım.’ dedim. Hilmi Yavuz’un şiirleri var, Şeyh Bedreddin üzerine onları okudum. Hasan sonrasında ‘Yaşar Kemal ve Barış Pirhasan ile buluşalım ve bu konuyu konuşalım.’ dedi. Maalesef o görüşme kısmet olmadı. Konserler gibi işler araya girdi. Aradan biraz daha zaman geçti.

“20 YILDIR BUNU BEKLİYORDU”

2010’lu yıllara geldiğimizde ben eskizlere başladım. Torlak Kemal, Börklüce Mustafa, Şehy Bedreddin, Deli Orman, İznik Gölü gibi farklı temaları işlemeye başladım. Hasan yine ara ara soruyordu. Sonra tekrar bir süre geçti. Geçen temmuz ayına kadar yaptıklarımı anlatmıştım. O aydan sonra eser bestelemeye başladım. Eskizlere tekrar baktım ve onları yırtıp atıp yeni eskizler yazmaya başladım ve Şeyh Bedreddin’i bestelemeye başladım. Fakat bu sefer bitene kadar Hasan’a söylemeyecektim. 2021 Ocak ayında tamamladım. ‘Tamamlamak’ demek el yazısıyla sözleri oturtmak, şarkıları, koro bölümlerini, orkestra bölümlerini yazmak ve eserin ana hattıyla nasıl gideceğini söylemek. Bütün bunlar el yazısıyla bir defterdeydi ve başında da ithaf vardı. Hasan Saltık’a ithaf edilmiştir yazmıştım. Götürüp bu defteri Hasan’a verdim ve çok duygulandı. 20 yıldır bunu bekliyordu. ‘Seslendirelim, her türlü şeyi yapalım.’ dedi. Bu yıl Kalan Müzik’in de 30. yılı. Kalan Müzik, Türkiye’de Kültür Bakanlığının veya hiçbir kurumun yapmadığı büyük bir hizmet yapmıştır. Türkiye’nin bütün kültür ürünlerini hiçbir ayrım gözetmeden, Anadolu’daki köylülerden alınan müziği, dünya yüzüne çıkardı. Bir kültür hazinesidir. Devlet dahi Avrupalı parlamenterlere Kalan Müzik CD’si vermişti zamanında.

“BENİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ BİR DERS”

Ben bu eseri, 30. yılına armağan olarak besteledim ve Hasan Saltık’a ithaf ettim. Orkestrasyon çalışmalarına başladım, mayıs ayında bitirdim ama yine pandemi araya girdi ve Hasan ile görüşemedik. Bundan bir ay önce 2 Haziran’da da maalesef Hasan Saltık vefat etti. Bu benim için büyük bir yıkım oldu. Tabii Türkiye’nin kültür sanat camiası için de büyük bir yıkımdı. Çünkü Hasan hakikaten hem kişilik hem de yaptığı işler ve ürettiği değerler açısından çok değerli bir insandı. Ama en azından ona sözümü tuttum, duyamasa da eseri notada gördü. Bu eserin hikâyesi buydu. Benim için çok önemli de bir ders. Çünkü eseri çalışırken Şeyh Bedreddin’in felsefesini de çalıştım. Varidat’ı okudum, onun hakkında yazılan başka kitapları okudum. Bu eseri Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı üzerine müziklendirdim. 

Koro olacak kadın ve erkek seslerinden, orkestra olacak, anlatıcı olacak ve aynı zamanda halk sazları yer alacak. Daha önce halk sazlarının bu tip eserlere konulduğu pek görülmemiştir. Belki de ilk olacak. Bu çalışmayı Hasan vefat etmese ağustos- eylül gibi bir açık hava sahnesinde yapacaktı. Şimdi tabii biraz daha ertelendi. Bugüne kadar Şeyh Bedreddin destanı farklı müzik tarzlarında bestelendi. Ama bu beste klasik anlamda dünya da seslendirilebilir ölçeklerde yazılan ilk eser oldu. Bu bakımdan da çok mutluyum, gururluyum. Biraz da hüzünlüyüm tabii fakat Hasan’ın arzusunu 20 yıl içinde de olsa gerçekleştirmiş olduğum için gerçekten mutluyum. 

ANLATICININ ROLÜ ÇOK ÖNEMLİ

Eseri dinleme şansına ne zaman kavuşacağız? Müzikseverler bu eserle ne zaman bulaşacak?

Eserin orkestrasyonunu bitiridim ama bazı revizyonlara ihtiyacım var. Bunun için benim her eserin üzerine dönmem 20-25 gün kadar alır. Birkaç revizyon daha var, bu da birkaç ay demek. Sonrasında eserin basıma hazır hale getirilmesi lazım. Sayfa mizanpajının yapılıp notaya dökülmesi partisyon olarak yayınlanması süreci var. Onlar hazırlanacak. Eserin seslendirilmesi için büyük bir kadroya ihtiyaç var. Her şeyden önce büyük bir senfonik orkestra ve koro ihtiyaç var. Halk sazlarına, solistlere ve anlatıcıya yine ihtiyaç var. Anlatıcının burada çok önemli bir rolü var. Çünkü Nazım Hikmet’in destanı okuyacak.

Anlatıcı için düşündüğünüz bir isim var mı?

Henüz bir isim düşünmedik. Hasan ile bazı isimler üzerine konuşuyorduk fakat şu an söylemem doğru olmaz. Kendilerinden rıza aldıktan sonra söylemem daha uygun olur.

Dolayısıyla bu konunda çalışmalarımız devam ediyor. İyimser bir tahminle her şey hazır olursa eylül-ekim gibi seslendirebiliriz.

“NEDEN KALAN?”

Eserinizi Hasan Saltık’a ithaf ettiniz. Hasan Saltık ile arkadaşlığınızdan biraz bahseder misiniz? Ayrıca Saltık’ın müzik dünyamızdaki yeri için neler söylersiniz?

Hasan, Tuncelili bir ailenin çocuğu olarak doğdu sonra İstanbul’da yaşadı. Burada çocukken başlayan müziğe karşı olan merakı, sevgisi ve ailesinin desteğiyle konservatuar sınavlarına girdi. Bugünün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesini kazandı. Ona obua çalgısını verdiler. Fakat Hasan geçim zorlukları nedeniyle bir yıl sonra okulu bırakmak zorunda kaldı. Ailesi güç durumdayken kendisinin böyle bir lükse sahip olmasına dayanacak vicdanı yoktu, Hasan’ın. Simit satmaya başladı, daha sonra farklı işlerde çalıştı. Gemilerde çalıştı sonrasında Nail Keçici’nin yanında reklam ajansında çalıştı. Tabii ailesinde müzisyenler var. Sanırım Rahmi Saltuk ile birlikte bir plak şirketi kurdular. Daha sonra ise kendi şirketini kurdu, ‘Kalan Müzik’ dedi, buna. ‘Kalan’ Tunceli’nin eski adlarından biri. Ama aynı zamanda ben kendisine ‘Neden Kalan?’ diye sorduğumda ‘Eski kültürün bugünlere gelmesi ve geleceğe kalması için koydum.’ dedi.

Ben yurt dışından döndükten sonra askerliğimi yaptım. O dönemlerde felsefe açısından Türkiye’de bir şeyler üretmenin gerekli olduğuna inanıyordum. Ama klasik müzik alanında memlekette üretmek zordu. Çünkü tüketimi yoktu. Halka mal olmazdı. Bir eserin halka mal olması için onlara ulaşması gerekir. Ticari olarak satılması gerekiyor. Bu da nerede yapılabilir? Bir tek Unkapanı’nda. Şimdi Unkapanı ve klasik müziğin bir araya gelmesi imkânsız, diyeceksiniz. İmkansızdı da çok farklı bir dünyaydı. Orası arabesk furyasının yoğun olduğu bir yerdi. Yarışmalar olurdu, plak şirketlerine insanlar seslerini beğendirmeye çalışırdı.

“BENDEN BAŞKA DA KİMSE DESTEK OLMAZ”

Askerliğimin son döneminde hafta sonları izinli çıkarken kitapçılar, plakçılara falan giderdim. O zaman da çok güzel yeni yapımlar çıkıyordu. Kalan, Ada ve Raks Müzik… Benim arkadaşlarım Grup Yansımalar, Aziz Şenol Filiz ve Birol Yayla’nın da müzikleri Kalan’dan çıkmıştı. Aziz’den yardım istedim beni Kalan Müzik ile tanıştırsın, diye. Sağ olsun, Aziz konuştu ve randevu almadan gidebileceğimi söyledi. Ben cuma akşamı mesai bitti, kaçak vaziyette hemen E-5 yoluna çıktım Ankara’dan ve bir otobüse el kaldırdım binip İstanbul’a geldim. Unkapanı’na gittim masanın arkasında böyle kelli felli kalantor adam bekliyorsun. Patron sonuçta. Biri dedi ki ‘Buyurun kimi bekliyorsunuz?’ Ben de dedim ‘Hasan Saltık’ı göreceğim.’ o da ‘Benim.’ dedi.  Karşımda gömlekli sizin gibi sakallı ve halk insanı biri vardı. Şaşırdım tabii, Unkapanı ile ilgili öyle bir imaj yerleşmişti ki yani patronlar gösterişlidir. Kendimi tanıttım, anlattım Hasan bir şey söylemedi. Askerliğimin ne zaman biteceğini sordu ve ‘Bitir gel öyle konuşalım.’ dedi. Benim bütün sevincim kursağımda kalmıştı. Beş hafta sonra askerliğim bitince döndüm. Tekrar karşısına çıktım ve ne yapmak istediğimi sordu. Tabii o an ben anlatırken birileri içeri girip çıkıyor, evraklar imzalanıyor, müzik açılıyor, telefon çalışıyor falan. O ara hiç beni dinlemiyor, Hasan. Benim moralim çok bozuldu. ‘Sanatıma kayıtsızlar, beni anlamıyorlar…’ falan diyorum kendi kendime. Tam kalkacağım, Hasan bir işaretiyle bütün sesleri kesti ve ‘Ben sana destek olacağım.’ dedi ve ekledi ‘Bu sanatsal bir proje, benden başka da kimse destek olmaz.’ Çok duygusal bir andı benim için. Hasan çok zengin ve ileri görüşlüydü. Geniş vizyonlu ve çok insancıldı.

“İNANILMAZ BİR ŞEY OLDU”

Beni ne yapmak istediğimi anladı ve ‘İstediğin stüdyoyu tut, istediğin piyanistle, ses mühendisi ile çalış. Sana açık çek.’ dedi. 25 Aralık 1997’de yaptık. O zaman piyano olan tek stüdyo Raks’ındı. O piyona da öğrenci malı yarım kuyruktu. Rahmetli Cemil Koral ağabeyi çağırdık akordu yaptı ama 4-5 saat sonra tekrar akordun düşeceğini söyledi. Biz başladık çalışmaya, prova da pek fazla yapmadık akort bozulmadan yetişsin diye. Murat Uncuoğlu, sonra çok önemli bir DJ oldu. O mikrofonları kurdu. Biz 4 buçuk saatte 18 tane parça çaldık. Çalışma bitti Hasan’a götürdüm. O sordu ‘Niye geldin?’ diye, ‘Bitti.’ dedim. Oldukça şaşırdı, ‘Diğer sanatçılarımızla bu işlem uzun sürüyor.’ dedi. Hasan dinledi ve benden iki de halk türküsü istedi. Biri ‘Sarı Gelin’ biri de ‘Heyamo’. ‘Onların birini kasetin A yüzüne diğerini de ya sona ya da ikinci yüze koyacaksın.’ dedi. Kabul ettim, hemen düzenledim.  ‘Minyatürler’ adını verdik, bu kasete. Hem kaset hem CD olarak basıldı. ‘Kaç basalım?’ diye sorduğunda ‘400-500 alıcısı olsa büyük sevinç bizim için.’ dedim. Bin tane basıldı. İnanılmaz bir şey oldu. O CD tüm zamanların en iyi satan klasik müzik CD’si oldu. 4-5 yıl içinde 60 bin kadar sattı ve tüm Edirne’den Hakkâri’ye tüm Türkiye’de aranan bir CD oldu. Halk türkülerini kemanla çalmam da çok büyük bir yenilikti. Başlarda bu yüzden benim klasik müzikçi meslektaşlarım bana burun kıvırmıştı. ‘Keman ile halk türküsü çalınmaz.’ dediler. Ama birkaç yıl sonra o mit bozuldu. Herkes halk türküsü çalmaya başladı. Hasan ile sonra da birçok çalışma yaptık. Klasik müzik çalışmaları benim üzerimdeydi. Bir nevi Kalan Müzik’in klasik müzik şubesini yürüttüm. Hasan, hem müzisyenlere hem de kültür dünyamıza çok büyük bir destekti.

“HASAN’IN SAYESİNDE GELECEĞE KALDI”

Siyasi yelpazenin neresinde olursa olsun, bütün kültürel üretimlere eşit muamele yaparak gün yüzüne çıkardı. Kürtçe, Ermenice gibi Anadolu’nun konuşulan dillerini CD yaptı. Bunun yanında Hafız Kemal’in okuduğu mevlidi yaptı. Kurtuluş türkülerinden marşlara, tangolardan deneysel caza, klasik müzikten Yezidilere kadar çok farklı alanlardan üretimler Hasan’ın sayesinde geleceğe kaldı.

İnsanlara çok büyük serbestlik tanırdı Hasan, fikir verirdi ve bunu takip ederdi. Kalan Müzik’in kitapçıkları müzikolojik akademik bilgilerle doludur. Geçen şubat- mart ayında Hasan ile konuşmamızda şöyle dedi: ‘Elimde o kadar çok arşiv var ki, daha yüzde seksenini açmadım.’ Her yerden topladı, dünyanın bütün radyolarından. Mesela Nazım Hikmet’in Budapeşte Radyosu’nda yeni ortaya çıkmış konuşmaları vardı. Hasan, hemen uçakla gitti o kayıtları aldı. Yine Kurtuluş Savaşı’nın Yunanistan tarafından çekilmiş görüntüleri, Sarıkamış görüntülerini yine aldı. Film anlamında da çok zengindi arşivi. 

Edisyon haklarında da yine öncüydü. Yapımcılar, birçok halk müziği sanatçısının eserleri kullanıyordu ama onlara beş kuruş telif ödemiyorlardı. Hasan ilk defa bu bestecilerin varislerini buldu ve onların edisyon haklarını takip etti. Mesela Neşet Ertaş, Almanya’dan gelmeyecekti, İstanbul’a. Hasan, Neşet Ertaş’ın ilk defa Türkiye’den telif almasını sağladı.

Saydıklarım Hasan’ı anlatmaya yetmez, yüzlerce hizmeti var. Dolayısıyla Hasan Saltık adı Türk kültür tarihine altın harflerle yazılmalı.

“ANADOLU’NUN GÜNAHI NE? DİYORDUM”

Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları’na gelmek istiyorum. CAKA, neler yapıyor?

Bu yıl CAKA’nın da 20. yılı. Bu proje Anadolu’daki şehirlerimizin sanatsal potansiyelini geliştirmek içindi. Yurt dışından Türkiye’ye geldiğimde kafamda birçok fikir vardı. Bütün konserlerin İstanbul, Ankara ve İzmir’de yapılmasına üzülüyordum, ‘Anadolu’nun günahı ne?’ diyordum. Daha sonra bir yerlere gittim, çalışmalar yaptım fakat konser vermeye gitmenin yeterli olmayacağını gördüm. Yapılması gereken o yöredeki yetenekli müzisyenleri, öğretmenleri, gençleri bularak o insanların kendi müziklerini oluşturmaları gerektiğine ikna etmekti. Konserlerden sonra gittim yerlerde kalarak bunu örgütledim. CAKA bu çalışmadan doğdu. 2001 yılında Bursa’da başladım sonrasında Afyon, Mersin gibi birçok şehire yayıldı. Projenin hedefi yerel yetenekleri keşfederek önce ulusal sonra dünya platformuna çıkararak başarı kazanmaktı. Proje de başarıya ulaştı, 20 yıl içinde buradan yetişenler şimdi ülkemizi temsil ediyorlar. Bir piramit oluşturduk en tepede yirmili yaşların sonunda çok başarılı müzisyenler, altında başka yerlerde de müzik çalışmalarını sürdüren bu projenin eleğinden geçmiş birkaç bin tane müzisyen var. Onlar da bu felsefeyi benimsediler, Anadolu’da yeşerecek kültürel hayata ağaç dikiyorlar. 

“BİR BESTE PROJEM VAR”

Cumhuriyetimizin 75 yılı için Türk sanatçıların keman eserlerini araştırdınız, ortaya çıkardınız, seslendirdiniz. 100. yılımıza özel bir projeniz var mı?

100. yıl için daha önce bitiremediğim çalışmaları tamamlayacağım. CAKA’nın yanında bir de Gençlik Atölyelerini kurduk. Aşkın Ensemble var yine bunları da ‘Aşkın Akademia’ altında topladım.

Türkiye’deki eğitim sisteminin değişmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bizler artık lider insanlar yetiştirmek durumundayız. Bu da ancak yaparak öğrenme projesiyle mümkün. Kendini ifade eden insan yetiştirmişsek başarılı olmuşuzdur. Müzikteki amacım bu çok geniş bir kitleye bunu yapmak.

Tabii konserler devam ediyor. 75. yılda başladığım eserlerin birçoğunu bitirdim. Yeni besteciler, yeni eserler var, onların da eserlerini ortaya koymak istiyorum. Bir keman metodu yazıyorum ama bu sadece kemanla kalmayacak, CAKA sisteminin bütün enstrümanlara yansıması olacak.

100. yıl için büyük bir proje şu anda yok. Bir beste projem var ama daha henüz olgunlaştırmadım.

“KÜLTÜR VE SANAT YAŞAYACAKSA BUNU HALK YAPMALI”

Genel Sanat Yönetmenliğini üstlendiğiniz Çanakkale Festival Akademisi’nde (21-29 Ağustos) ilklere imza atacaksınız. Biraz bahseder misiniz?

Öncelikle şunu söylemek isterim, Türkiye’de bir şeyi dayandırdığınız zaman ya devletten ya da özel sektörden destek almak istersiniz. Ben ikisinden de destek almadan bu işin yapılabileceğine inanıyorum. Çünkü eğer kültür ve sanat yaşayacaksa bunu halk yapmalı. Halk kendi değerlerine destek vermeli. ‘Çanakkale’de hiç denenmemiş bir şey yapacağım.’ dedim. Gençlerden oluşan bir orkestra kuracağım ve gençler kendi kendilerini destekleyecek. Halka konser vereceğiz ve o gençler öğrenecekler. Yani halk için bir festival, öğrenciler için bir akademi, bizler için de bir model olacak. Hem memleketim olması hem de daha önce pek yapılmamış bir yer olması dolasıyla da benim için Çanakkale’de yapılması önemli. Çünkü İstanbul’dan Bodrum’a Datça’ya yazın gidip orada yine İstanbulluya çalmak halkla buluşturmuyor. 20-25 kişilik bir grupla Çanakkale’nin tarihi yerlerinde, meydanlarında konserler yapacağız. Bunu yaparken bize katılan gençler, orkestra eşliğinde solist olarak çalışacaklar, baş kemancı olacaklar, orkestra şefi olacaklar. Kendi okullar çok az yapabildiklerini bu festival akademide yapacaklar. Hem halk, hem öğrenciler hem de biz bir manevi duygu kazanacağız ve bir ilki Türkiye’de yapmış olacağız.