“İran ucuz bir misilleme yaptı”

“İran ucuz bir misilleme yaptı”

Karabük Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Can Kakışım, CRI Türk Türkiye'de Tuğçe Akkaş'ın hazırlayıp sunduğu Manşet programına konuk oldu.

Dr. Can Kakışım, Fethullaçı Terör Örgütü (FETÖ) yapılanması içerisindeki "siyasi ayak" tartışmaları, Kanal İstanbul projesi, Türkiye ve dünya gündemine ilişkin genel değerlendirmede bulundu.

Can Kakışım, FETÖ'ye karşı yapılan mücadelenin kısmen yeterli olduğunu dile getirerek, bu kapsamda bazı adımların atıldığını ancak siyasi ayak ile birlikte devam ettirilen bir sürecin olmaması halinde FETÖ'yle mücadelede istenilen başarının yakalanmasının zor olduğuna işaret etti.

Kakışım, FETÖ'ye karşı verilen mücadele kapsamında siyasi ayağın ortaya çıkarılması konusunda güçlü adımların atılmamasını en büyük sorunlardan biri olarak nitelendirdi.

"SİYASİ PARTİLERİN BU KONUYU ULUSAL DAVA OLARAK GÖRÜP HAREKETE GEÇMELERİ GEREKİYOR"

Siyasi ayak ile mücadelenin, siyasi partilerin bütün siyasi rant hesaplarını bir tarafa bırakarak ilgili yapıya karşı mücadeleyi temel bir görev olarak benimsemeleriyle mümkün olabileceğini belirten Karabük Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Can Kakışım, şunları kaydetti:

"Bu örgütün her türlü şekle bürünebildiğini biz zaten biliyoruz. Bu örgüt, bazen AK Parti içerisinde bazen CHP içerisinde Atatürkçü rolünde bazen de milliyetçi ya da liberal rollerde bulunabiliyor. Bu nedenle bu örgüte karşı ortak bir mücadele gerçekleştirilmesi gerekir. Ben MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin bu bağlamdaki çağrısını önemli buluyorum. Daha önce hem CHP hem de İYİ Parti tarafından FETÖ'nün siyasi ayağının ortaya çıkarılması için bir komisyon kurulması adına bazı çağrılar yapılmıştı. Bu istek hem AKP'nin hem de MHP'nin oylarıyla reddedilmişti. Muhalefet tarafı, yargının çok fazla siyasallaştığı düşüncesinde olduklarını ve FETÖ ile mücadelede sadece AKP'nin yönlendirdiği bir sürecin olmasını yanlış bulduklarını dile getiriyor. AKP'nin kendisini töhmet altında bırakacak doneleri ayıkladığını sadece muhalefeti eleştirecek olayları incelediğini savunuyor. Muhalefet, bu durum için bazı veriler ortaya koyuyor. Örneğin, bugün görev yapan hakim ve savcıların yüzde 45'inin 15 Temmuz'dan sonra göreve gelmesi ve işe alımların mülakatlar aracılığıyla yapılmasını çok fazla önemsiyor ve dile getiriyorlar. Diğer taraftan ise iktidar tarafı, bu işi komisyonlara havale ederlerse olayın kendi kontrollerinden çıkacaklarını düşünüyor. AKP içerisinde hâlâ görev yapan kişilerin yargı koltuğuna oturtulabileceğini ve muhalefetin bu durumu kendilerine karşı bir argüman olarak kullanabileceğini düşünmekteler. Bu nedenle, Türkiye'deki siyasi partilerin bu konuyu ulusal dava olarak görüp, harekete geçmeleri gerekiyor. Ancak bunun yapılabileceği konusundan çok fazla ümitli değilim."

"MEDENİ ÜLKELERİ FARKLI ÜLKELERDEN AYIRAN OLGU 'HUKUK DEVLETİ' İLKELERİNE SAYGILI OLMAKTIR"

Eski Korgeneral Metin İyidil'in önce beraat ettirilip sonrasında yeniden tutuklama kararının çıkarılması konusunda, "Mahkemenin önüne bazı yeni veriler gitmiş ise gayet tabii fikrini değiştirebilir." yorumunu yapan Dr. Can Kakışım, bir mahkemenin aldığı kararı diğer bir mahkemenin bozabileceğini ifade ederek, "Yalnız şu durumu anlayamıyorum. Bazen önemli bir siyasi davada 200 kişi ceza alıyor, daha sonra siyasi konjonktür değişiyor ve bu kişilerin tamamı aklanıyor. Böylesi bir tablo ile karşılaştığımda insanın aklına yargının siyasi tartışmalardan bağımsız olup olmadığı geliyor. Türkiye'de her dönemde yargı varlığını belirli bir derecede siyasete olarak sürdürmüştür ancak mevcut iktidarın modern dönemde iktidara gelmiş en güçlü ekip olduğu düşünüldüğünde yargının siyasallaşması noktası da çok daha fazla şüphe uyandırıyor. Medeni ülkeleri farklı ülkelerden ayıran olgunun, hukuk devleti ilkelerine saygı olduğunu akıllardan çıkarmamak gerekiyor." diye konuştu.

"TÜRKİYE'DE YARGIYA OLAN GÜVEN HİÇBİR DÖNEMDE OLMADIĞI KADAR AZALMIŞ DURUMDA"

Bir ülkede yargıya olan güvenin azalması durumunda en başta iktidarın kendisini sorguya çekmesi gerektiğinin altını çizen Can Kakışım, sözlerine şunları ekledi:

"Sayın Erdoğan'ın bu noktada bir rahatsızlık içerisinde bulunması beni asla şaşırtmıyor. Bugün Türkiye'de yargıya olan güven hiçbir dönemde olmadığı kadar aşağıya düşmüş durumda. Yargıdan ziyade Türkiye'de devlet kurumlarına genel bir güvensizlik söz konusu. Örneğin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) yüzde 8'lik bir enflasyon oranı açıklayınca insanlar buna inanmıyorlar çünkü inanılır gibi değil. Parası olan insanların FETÖ sorgulamalarından sıyrıldığının konuşulduğu bir FETÖ borsası konusu mevcut. Adil Öksüz'ün 15 Temmuz'dan sonra yakalanıp bir gün sonra serbest bırakılması halen daha bir soru işareti niteliği taşıyor. Bu bağlamda, bu gibi tartışmaların sonuçlanması için ciddi bir adalet reformunun yapılmasına ihtiyaç var. Bizim yargı kurumlarımıza her şeyden önce siyasete göre tavır almamaları gerektiğini söylememiz gerekiyor."

"GEREKLİ ŞARTLAR OLUŞMADI"

İç siyaset gündeminin bir başka tartışma konusu olan "erken seçim" konusuna da değinen Kakışım, erken seçimin yapılıp yapılmayacağına karar verecek kişinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olduğuna dikkat çekerek, şunları aktardı:

"Çünkü sayın Erdoğan'ın hem MHP hem de kendi ekibi üzerinde ciddi bir etkisi olacaktır. Böyle bir kararı, sayın Bahçeli ile sayın Erdoğan'ın ortak bir fikirle hayata geçirebileceklerine inanmaktayım. Ancak erken seçim kararının çok yakın bir gelecekte verileceğine inanmıyorum çünkü bu durum için gerekli şartların oluşmadığını düşünüyorum. İktidar şu an yapılan tüm anketlerde belirli bir oranda oy kaybetmiş olarak gözüküyor. Önümüzdeki günlerde AK Parti'nin bu durumu toparlamak gibi bir şansı bulunurken neden zayıf olduğu bir noktada bu yönde bir hareket gerçekleştirsin? Bu bana çok fazla mantıklı gelmiyor. 'Şu anda ekonomi kötü ve önümüzdeki günlerde daha kötü olacak.' ya da 'Diğer partilerin güçlenmesini istemiyorlar.' tarzında argümanlar ortaya atılabilir. Öncelikle önümüzdeki üç sene içerisinde ekonominin bugünkünden daha da kötü bir hale gelmeyeceğini düşünüyorum ve bunu çeşitli ekonomistlerden aldığım bilgilere göre söylüyorum. Ayrıca yeni partilerin güçlenmesi anlamında yorum yapacak olursak, sayın Ali Babacan'ın hâlâ daha partisini açıklamadığını görüyoruz. Çünkü sayın Babacan, parti kadrosunu açıklaması durumunda sayın Erdoğan'ın eleştiri oklarını üzerine çekeceğini biliyor. Ali Babacan'ın siyasete girmesi ve partisini oluşturması, kendini daha fazla hedef haline getirmesi demek. Bu bağlamda yeni bir partinin kurulması, partinin seçime giden süreçte daha fazla yıpranması anlamına geliyor. Bu nedenle, yeni kurulacak partilerin engellenmesi için erken seçim yapılması gibi bir ihtimalin olduğunu düşünmüyorum."

Türkiye'de herhangi bir sorunun yaşanması durumunda seçim tartışmalarının yapılmaya başlanmasının doğru olmadığını vurgulayan Dr. Can Kakışım, bu durumun Türkiye'deki katılımcı demokrasinin zayıflığı ile alakalı olduğunu anlattı.

"KANAL İSTANBUL NASIL BİR YARAR SAĞLAYACAK?"

Türkiye'nin gündemini meşgul eden Kanal İstanbul tartışmasına da değinen Karabük Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Can Kakışım, bu konuda uzlaşma sağlanmasının pek mümkün gözükmediğini dile getirerek, sözlerine şöyle devam etti:

"Bu, arada bir yerde buluşulacak bir proje değil. Ya yapılacak ya yapılmayacak. Burada, iki tarafın tezlerini birbirlerine kabul ettirmek için ne kadar uğraştıklarını görmekteyiz. Bir taraf 'siyah' diğeri ise 'beyaz' diyor ve böylesi bir noktada gri rengi yakalamak çok zor. Bu konu gündemde kalmaya devam ettiği sürece, bunun ile ilgili tartışmalar da uzayacaktır. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu ile ilgili ciddi eleştiriler yapılıyor. Kanal İstanbul projesinin yaratacağı etkiler üzerine yorum yapabilecek donanıma sahip değilim. Bu konuda uzman olan insanlar da konu ile ilgili farklı şeyler söylüyorlar. Kanal İstanbul nasıl bir yarar sağlayacak? Benim merak ettiğim soru bu. Ancak hiçbir şekilde bu sorunun yanıtını bulabilmiş değilim."

EĞER BOĞAZ OLMASAYDI KANAL İSTANBUL ÇOK İYİ BİR PROJE OLURDU"

Türkiye'nin ciddi bir ekonomik darboğaz ile karşı karşıya olduğu vurgusunu yapan Can Kakışım, Türkiye'nin finansal kaynaklarını doğru yönlere kanalize etmesi gerektiğine dikkat çekerek, "Türkiye, bu kadar büyük bir projeyi hayata geçirmek için hangi ekstra faydayı gözetiyor? Bu, bizim yanıt bulamadığımız bir soru. Kanal İstanbul'un yapılmasını güvenlik gerekçeleri ile açıklayanlar oldu ancak Türkiye, 2003 yılında boğazdaki geçiş trafiği ile alakalı bir yönetmelik çıkardı. Bu yönetmeliğin çıkarılmasından sonra ciddi tehlike arz eden bir kaza gerçekleşmedi. Diğer taraftan boğaz geçişlerindeki bekleme sürelerinin çok fazla olduğunu dile getiren kişiler var. Fakat valiliğin resmi rakamları bekleme süresinin 14 saat civarında olduğunu ifade ediyor ve bu da katlanılmayacak bir zaman dilimi değil. Ayrıca boğazdaki trafik yoğunluğu azalmış durumda. Örneğin 2006 yılında 56 bin gemi boğazdan geçerken, geçen sene itibarıyla bu rakamın 41 bine düştüğünü görüyoruz. Çünkü farklı petrol ve doğal gaz boru hatları sayesinde, eskiden gemilerle yapılan taşıma işi artık borularla yapılıyor. Bu durum boğazdaki trafiğin azalmasına sebep oluyor. Eğer boğaz olmasaydı, Kanal İstanbul çok iyi bir proje olurdu." diye konuştu.

"NET BİR SONUÇ ÇIKMADI"

Dış politika konuları hakkında da görüş bildiren Kakışım, Libya'daki ateşkesin sağlanması için yapılan Berlin Konferansı'na değinerek, Konferans kapsamında net bir sonucun çıktığını söylemenin mümkün olmadığını bildirdi.

"BERLİN KONFERANSI SİYASİ SÜRECE İVME KAZANDIRDI"

Berlin Konferansı'nın Libya'daki siyasi sürece ivme kazandıran bir etkiye sahip olduğu bilgisini veren Dr. Can Kakışım, Konferans kapsamında Temsilciler Meclisi'nin onayıyla ortaya çıkarılacak bir ortak hükümetten bahsedildiğini anlatarak, "Bu durum, Türkiye'nin desteklediği Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin (UMH) yeniden yapılandırılmasını öngörüyor. Diğer yandan konferans kapsamında ortak bir güvenlik sisteminin kurulması dile getirildi. Ayrıca, Libya'daki siyasi sürecin değerlendirilmesi için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından denetleyici bir komisyon kurulması gerektiği ifade edildi. Berlin'den çıkan somut bir adım söz konusu değil. Konferans'ın eksikliklerinden bir tanesi de ateşkes konusunda hâlâ resmi bir anlaşmanın yapılamamış olması. Berlin Konferans'ı Libya'daki siyasi sürece ivme kazandırmıştır ve bundan sonra gerçekleşecek olan toplantıların önünü açacaktır."açıklamasını yaptı.

Berlin Konferansı'ndan önce Türkiye'nin Libya ile ilgili durumunu "sonu belli olmayan bir macera" olarak nitelendiren Can Kakışım, Berlin Konferansı ile birlikte konunun uluslararası camiaya taşındığını ve konu ile ilgili diplomatik bir kanalın açılmış olduğunun altını çizdi.

"YUNANİSTAN'IN DIŞLANDIĞI BİR MASADA TÜRKİYE'NİN BULUNMASI ÖNEMLİ BİR KAZANIMDIR"

Türkiye'nin Libya'ya asker göndermesi ve sahada olmasının Libya masasında yer almasını sağladığına işaret eden Kakışım, bu durumun Fayiz es-Serrac hükümetinin ömrünü de uzattığını kaydederek, "UMH iktidarda kaldığı sürece Türkiye, münhasır ekonomik bölge anlaşmasındaki varlığını güçlü bir şekilde devam ettirecektir. Yunanistan'ın dışlandığı bir masada Türkiye'nin bulunması, Türkiye'nin önemli bir kazanımı olarak görülebilir. Bu durum, Türkiye'nin çok eleştirilen Libya'ya asker gönderme adımının siyasi bir avantaja nasıl dönüştüğünü göstermesi açısından önemli bir örnektir. Ancak 16 Ocak'ta yapılan Doğu Akdeniz Gaz Forumu'nun toplantılarına Türkiye'nin katılmaması, Türkiye'nin bu konudaki dışlanmışlığının devam etmekte olduğunu gösteriyor." dedi.

"DOĞU AKDENİZ 'AMAÇ', LİBYA İSE 'ARAÇ'TIR"

Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki çıkarlarını korumak için Libya'da bulunduğunu belirten Dr. Can Kakışım, şu açıklamaları yaptı:

"Medyaya batığımda sürekli Berlin Konferansı'nın tartışıldığını fakat Doğu Akdeniz Gaz Forumu toplantılarının medyada yer almadığını görüyorum. Burada bir dengesizlik var. Bizim buradaki amacımız Doğu Akdeniz'deki haklarımızı savunmak, aracımız ise Libya. Biz, amacımızı unutup araçtan bahsediyoruz. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki düşmanlarını azaltarak bölgedeki aktörlerle olan iletişimini artırması ve kendi münhasır ekonomik bölge tezlerini diğer ülkelere sunması çok temel bir ihtiyaçtır."

"İRAN UCUZ BİR MİSİLLEME YAPTI"

Karabük Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Can Kakışım, Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) İran Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'ye suikast düzenlemesi sonra tırmanan ABD-İran gerilimine ilişkin ise, şunları anlattı:

"Süleymani suikastı bölgede ciddi etkilere sahip olacak gibi gözüküyor. Süleymani'nin suikastı sonrası İran'ın bu duruma ciddi bir tepki vereceği konuşulmaktaydı ve İran'ın bu noktada ciddi kapasitesinin olduğu söylenmekteydi. Ancak biz hiç de böyle bir görüntü ile karşılaşmadık. İran bence çok kötü bir sınav verdi ve ucuz bir misilleme şovu yaptı. İran'ın; Kasım Süleymani'nin cenazesinin 8 tane şehir gezdirilmesi, defnedilirken yaşanan izdiham, sonrasında yapılan misilleme şovu ve Ukrayna uçağının düşürülmesi gibi mantık çerçevesinde açıklanamayacak adımları söz konusu oldu. Bu durum, mevcut iktidara ve rejime yönelik tepkilerin güçlenmesine vesile oldu. Süleymani suikastı sonrası İran'ın elinin güçlenmesi beklenirken, hükümet o kadar kötü bir sınav verdi ki protestolar rejimi hedef alır hale geldi."

"ABD'NİN KÖRFEZ ÜLKELERİ ÜZERİNDE CİDDİ BİR EGEMENLİK KURMASININ SEBEBİ İRAN'DIR"

ABD'nin tavrının İran'ın bölgesel etkinliğini sınırlamak üzerine kurulu olduğunu ifade eden Can Kakışım, sözlerini şöyle noktaladı:

"Ancak Amerika'nın İran'daki rejimi tümüyle sonlandırmak gibi bir düşüncesi olduğunu zannetmiyorum. Çünkü İran'ın bölgede bulunması, ABD'nin Körfez ülkelerindeki varlığını destekleyen ve daimi hale getiren bir unsur. Bugün ABD'nin Körfez ülkeleri üzerinde ciddi bir egemenlik kurmasının sebebi, İran sopasını göstermesidir. Bu nedenle ABD, İran'ın bölgedeki etkinliğini kısıtlamaya çalışacaktır ancak rejimi tümüyle kaldırmak gibi bir yaklaşım içerisinde bulunmayacaktır."

Video Link: https://www.youtube.com/embed//IOhj1ZcUExo