ABD zayıfladığını kabul edemiyor

ABD zayıfladığını kabul edemiyor

Uluslararası ilişkiler disiplininde, büyük devletlere ilişkin pek çok tanım yapılır. Bu tanımların en yalın, en kolay, en açıklayıcı olanlarından biri şudur: "Büyük devlet; her istediğini yapamaz. Ama istemediği bir şeyin yapılmasına da izin vermez". Keza büyük devlet, girdiği bir coğrafyadan kolay kolay çıkmaz. Çıkmak zorunda kalınca da, ya yakıp yıkarak çekilir veya yeniden dönmesine sebep olacak sorunlar ekerek ayrılır. 

Büyük devlet; denizlerde egemen olmadan küresel güç olunamayacağını bilir. Nükleer güç, nükleer denizaltı, uçak gemisi gibi araçlara sahip olmanın, sadece askeri güç ve caydırıcılık anlamına gelmediğini, aynı zamanda ekonomik ve teknolojik güç anlamına geldiğinin bilincindedir. Müttefikleri için güvenlik şemsiyesi sağlar. Küresel ticareti denetler. Enerji zengini bölgelerde nüfuz kurar. Yeni değerler ve kurumlar üretir. 

Şimdi bu tanımlar ışığında soralım: Amerika Birleşik Devletleri (ABD) halen eskisi gibi büyük bir devlet mi? Yoksa emperyalist karakterini korumaya çalışsa bile, geniş bir alana yayılan nüfuzu ve hâkimiyeti zayıflıyor mu? Hegemonya kapasitesi ve kabiliyeti aşınıyor mu? 

ABD ZAYIFLADIĞINI KABUL EDEMİYOR  

Yukarıdaki soruların yanıtı net. ABD'nin ekonomik durumu da, sağlık sisteminin zayıflığı da, İran'daki, Suriye'deki, Venezüella'daki başarısız hamleleri de, Başkan Donald Trump'ın üslubu da, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun açıklamaları da bunu gösteriyor. Lakin ABD gerçeği kabul etmiyor. Saldırganlaşıyor. Hasım – rakip olarak gördüğü ülkelerin içişlerine karışmak için elinden geleni yapıyor. Bu ülkelerdeki dinsel, etnik, mezhepsel kimlikleri kaşıyor, kışkırtıyor. Altına imza koyduğu ikili ya da çok taraflı antlaşmalardan çekiliyor. Ticaret savaşlarını öne çıkarıyor. Rakiplerinin yükselişini ve aralarında birlikte hareket etme becerisini önleyemiyor. Avrupa'daki ve Orta Doğu'daki müttefiklerinin ABD'nin itirazlarına rağmen attıkları adımları engelleyemiyor.    

Dünyanın her ülkesindeki seçimlerle yakından ilgilenen, gerekirse ve gücü yeterse seçimlere müdahale etmeye çalışan ABD; artık kendi ülkesindeki seçim sisteminin aksaklıkları ve sorunlarıyla anılıyor. ABD'de politikacıların güç odaklarıyla, büyük sermaye çevreleriyle, lobilerle ilişkileri, giderek daha fazla sorgulanıyor. Dilinden düşürmediği "demokrasi, insan hakları, özgürlük" söylemleri de eskisi kadar inandırıcı gelmiyor. Yeni kavramlar üretmekte zorlanıyor. Yeni ittifaklar da kuramıyor. Tersine ABD'nin kurduğu, kuruluşuna öncülük ettiği, yönettiği kurumların, ittifakların itibarı azalıyor. Bunlara karşı seçenek oluşturan yapılar ise doğudan, Avrasya'dan, Asya – Pasifik'ten yükseliyor.   

Salgın hastalığın da bir kez daha kanıtladığı gibi bencillik ve bireycilik, neoliberalizm ve emperyalizm doğayı öldürüyor. İnsanlığı tüketiyor, çürütüyor. Kamuculuk, toplumculuk, halkçılık ve dayanışma ise hayat kurtarıyor. Umut veriyor. İnsanlığı yüceltiyor. O nedenle ideolojileri de, uygarlıkları da, devletlerin politikalarını da bu gözle yorumlamak gerekiyor. 

ABD'nin anlamadığı ve kabullenmediği tam da bu.

Barış Doster