Sorunlara yanıt reformlardan geçiyor

Sorunlara yanıt reformlardan geçiyor

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya düzenin sonuna mı geldik? Büyük güçler arasındaki düşmanlıklar eskiye mi dönecek? Gelecekte bizi neler bekliyor? 21. yüzyılın otuzuncu yılına hazırlanırken bu ve benzer sorular giderek daha fazla gündem olmaya başladı.

 Öncelikle belirtilmesi gereken ciddi bir kriz yaşadığımızdır. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) önde gelen güç olarak kendisini dayatmak için güç kullandı. Bunun belirgin örnekleri Vietnam ve Irak'a ilan edilen savaşlardı. Şimdi de ABD uluslararası organizasyonlardan çekilirken, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kararlarının aksine ticaret savaşları başlatıyor ve uluslararası kurumların reformunda isteksizliğini saklamıyor. Bunun adı güç zehirlenmesidir. Amerika, denetleme mekanizması olmadan kendi gücünü başka ülkeleri istismar etmek için devreye sokuyor.

BATI MERKEZLİ PARADİGMA ÇÖZÜM GETİRMEDİ

İkinci olarak; bugün dünyası haddinden fazla Batı merkezli. Batı'nın dünyanın geri kalanından şu an itibariyle daha fazla kalkınmış olması ona kendi değerlerini diğerlerine dikte etme hakkı vermez. Burada bilinmesi gereken her ülkenin kendine özgü şartlarının olduğudur ve bu şartlar çoğunlukla Batı'nın yönetim modelinden farlı bir yol gerektirir. Dünya'da çok az sayıda ülke İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Batı'nın yolunu takip ederek kalkınmayı başarmıştır.

Üçüncü olarak ABD askeri gücü dışlama ve bölünme üzerine kurulu. Amerika'nın askeri gücü ülkeleri ittifak kuvvetleri ve diğerleri olarak ikiye ayırıyor. Bu strateji kuşkuyu doğuruyor ve iş birliği olanaklarını rafa kaldırıyor.

REFAH DAĞILIMI EŞİTSİZCE

Sonuncu olarak, ABD önderliğindeki ekonomik düzen verim uğruna eşitliği görmezden geliyor. Ticaretin ve yatırımın liberalleşmesinin insanlık tarihinde umulmadık bir refahı beraberinde getirdiği doğrudur lakin aynı zamanda açık piyasalar devasa eşitsizliği doğurdu. Ne yazık ki bu durumun tespiti Batılılar tarafından komünist lakırdılar olarak tanımlanıyor. Özetle dünya bugün giderek daha fazla kutuplaşıyor ve küreselleşme karşıtı protesto ve eylemlerin arkası kesilmiyor.

Yukarıda saydığım sorunlara karşı bahsettiğimiz dünya düzeni muhtemelen insanlık tarihinde yaratılmış en iyi mekanizma. Egemenlik haklarına duyulan saygı, içişlere saygı, insan hakları, hukukun üstünlüğü, serbest ticaret ve ortak sorumluluklar sistemin nimetlerinden yalnızca birkaçı. Mevcut sistem birçok uluslararası kurum yarattı ve bu kurumlar aracılığı ile ülkeler tüm aktörlerin önünde eleştirilerini sunma şansına sahipler. Dolayısıyla uluslararası kurumlar yeni bir dünya savaşının önlenmesi konusunda önemli bir role sahip ve inşa edilen mekanizmalar ayrıca refahın artmasına yardımcı olabilir. Bununla birlikte çok sayıda aktörün sistemden hala çıkarı var. Neticede zenginler paralarının korunmasını isterken fakirler ise zor durumlarda destek almayı bekliyorlar.

DÜNYA DÜZENDE ISRAR EDİYOR

Hem güçlü hem de zayıf aktörler çıkarlarını gerçekleştirmek için uluslararası hukukun korunmasından yana. Burada problem dünya genelinde hüküm süren adaletsizlik ve bunun temelinde yatan refahın dağılımı. Kimileri uluslararası anlaşmalardan mutsuz olsalar dahi 19. yüzyılın düzenine dönmek istemiyorlar. Tam da bu nedenle Amerika'nın UNSECO ya da İran Nükleer Anlaşması'ndan ayrılmasına rağmen çok sayıda ülke attıkları imzaların arkasında durdu. Çin ve Hindistan gibi güçler dâhil düzeni radikal biçimde değiştirmekten ziyade reform çağrısında bulunuyorlar.

Amerika ile Çin arasındaki yükselen tansiyonun da sınırlı kalması bekleniyor. Nihayetinde nükleer silaha sahip bu iki güç ekonomik açıdan birbirine bağlı ve uluslararası düzenin parçasıdırlar. Bu şartlar altında ne savaş ne ekonomik ilişkileri sonlandırma gerçekçi bir çözüm sunmuyor. Taraflar arasındaki ilişki rekabete dayalı olacak ancak bir arada yaşamak için kolları sıvamak şart. Örneğin Güney Çin Denizi'nde planlanmayan karşılaşmalara karşı bir kod geliştirmek ya da ticaret savaşlarını noktalamak için müzakereye oturmak dışında etkin bir çözüm yolu yoktur.

KAZANCI ŞİKÂYETİNDEN DAHA FAZLA

Mevcut duruma bakacak olursak bir süper güç olan Amerika'nın çıkarlarını korumak için mevcut dünya düzenini devam ettirmekten başka seçeneği yok. Trump yönetimi bu anlamda kendinden önceki iktidarla karşılaştırıldığında istisna olarak duruyor. ABD'nin sistemden kazançları halen şikâyetlerinden daha fazla ve gelecek iktidarların da daha ılımlı olacakları öngörülebilir.

Dünya düzeninin öngörülebilir geleceğe dayanması ya da değişmesi muhtemeldir. ABD öncü bir güç olmaya devam edecek ancak daha az baskın olacak. Dünya düzeninin daha az Batı merkezli olması bekleniyor. Gücün daha dağılmış olmasıyla dünya küresel zorlukları ele almada daha az etkinliğe sahip olabilir. İkinci bir seçenekse daha fazla istişare yoluyla zayıfların çıkarlarının daha iyi korunmasıdır. Yükselen güçlerin daha fazla güce sahip olmaları ancak daha büyük sorumluluklar almaları da muhtemeldir.

Bu söylenen kulağa fazla iyimser mi geliyor? Belki de öyle ancak unutulmaması gereken şey tarihin insanlık ürünü olduğudur. Dünyanın mevcut sistemi aşınırken daha iyisini kurmak için umuda sahip olmalıyız. Seçimlerimiz ve çabalarımız ile umut ettiklerimizi gerçekleştirebiliriz.

Kaynak: Global Times, Beijing Üniversitesi Çin / ABD Halklar Arası Değişim Enstitüsü direktörü Jia Qingguo'nun konuşmasından derlenmiştir