Günümüzde yaşanan ve başta Türkiye olmak üzere pek çok ülkeyi derinden etkileyen göçmen krizi, tarih boyunca çeşitli boyutlarda kendini hissettirmiş bir olgu. Savaşlar, ekonomik sorunlar, doğal afetler nedeniyle, bizzat hayatta kalabilmek ve daha iyi bir gelecek umuduyla yer değiştiren insan kitleleri, dünyanın da çehresini değiştirmiş durumda. Bu çehre değişikliğinin en önemli sonuçlarından birinin tamamen bir göçmen ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) kuruluşunda ve yakın tarihinde karşımıza çıktığı malum.

Tarihin en eski medeniyetlerinden biri olan Çin ise en çok göç veren ülke olarak beliriyor ve 19. yüzyılın başlarından itibaren binlerce Çinlinin hedefi, kendi dillerindeki bire bir karşılığı “Meiguo” (Güzel ülke) olan ABD’ye göç etmek, tutunmak, yeni bir yaşam kurmak oluyor.

Avrupa’ya ya da diğer Güneydoğu Asya ülkelerine değil de ABD’ye giden Çinlilerin hikâyeleri, bu ülkenin çok kısa tarihinden bir mitoloji yaratmaya dönük popüler kültür ürünlerinde olduğu kadar çok daha nitelikli edebiyat ve sinema eserlerinde de yankı bulmuş, özel yer edinmiş durumda. Ayak bastıkları her yerde bir süre sonra mutlaka bir Çin mahallesi kuracak denli birbirine bağlı bu insanların çoğu zaman acılı, sıkıntılı, zorluklarla dolu serüvenleri, ABD’deki demir yolu hatlarının inşasındaki katkıları, öte yandan ticarete yatkınlıkları, örneğin günümüzde geçen çok heyecan verici Henning Mankell polisiyesi olan “Pekin’den Gelen Adam”da geçmişe dönük olarak çok etkileyici biçimde anlatılmıştı. 2020’nin dünya çapında ses getiren filmlerinden, şu aralar Mubi’de gösterimi devam eden “İlk İnek” (First Cow) de bu çerçevede dikkat çeken bir başka yapıt.

SERMAYE, MUCİZE YA DA SUÇ!

Amerikan bağımsız sinemasının temsilcilerinden Kelly Reichardt’ın, Jonathan Raymond’ın “The Half-Life” adlı romanından uyarladığı “İlk İnek”, 1820’lerin Vahşi Batı’sına, Oregon’a götürüyor seyirciyi. Küçük bir avcı grubunun itilip kakılan aşçısı Cookie-Figowitz ile Çinli King Lu’nun yolları bir biçimde kesişiyor ve aralarında sıkı bir dostluk başlıyor. Kuzey Çin’deki memleketinden kalkıp önce Güney Çin’deki Guangzhou’ya gitmiş, oradan Londra’ya geçmiş ve nihayetinde Amerika’ya kapağı atmış King Lu’nun da Oregon’a ülkenin öbür ucundaki Maryland’den gelmiş sessiz sakin Figowitz’in de büyük hayalleri var, ancak hiç sermayeleri yok. Çinli, “Bize itici güç lazım; sermaye, mucize ya da bir suç!” diyerek yolu çiziyor. Çayını sütsüz içemediği için okyanus ötesinden inek getiren zengin bir İngiliz’in bu girişimi, kahramanlarımıza gerekli sermayeyi sağlamış oluyor. Her akşam gizlice ineği sağarak çaldıkları sütle yaptıkları kurabiyeler, daha doğrusu aynen bizim bildiğimiz, üstüne bal sürülmüş “lokma”lar, ceplerini epeyce doldurmalarını sağlıyor. Ancak Vahşi Batı’da at hırsızlığı neyse süt hırsızlığı da aynı sonuca yol açıyor.

BİRKAÇ DAMLA SÜT İÇİN…

Görüp görebileceğiniz en sakin ve hüzün verici western filmlerinden biri “İlk İnek” fakat bununla birlikte iç temposu, heyecan katsayısı hayli yüksek. “Birkaç Dolar İçin”in karizmatik kovboyları yok karşımızda ama “Birkaç Damla Süt İçin” hayatta kalmaya çalışan anti-karizmatik anti-kahramanları var. Bir diyalogda ifade edildiği üzere ineklere ve aslında beyaz insanlara da göre olmayan bir yerde, kenara sürülen yerlilerin elinden alınmış topraklarda kurulmakta olan “yeni dünya”da altın değil süt arayan iki dostun macerasını anlatıyor film. Kelly Reichardt’ın başarısı da Vahşi Batı’da silahsız dolaşan iki adamın mücadelesini klasik western yapısını kırarak anlatabilmesi, bir inekten ve yarım kova sütten gerilim malzemesi üretebilmesinde kendisini gösteriyor.

“İlk İnek”e dair okuduğum istisnasız her yazıda ağırlık ABD’nin “oluşum” sürecine ve filmin beyaz adamı Cookie-Figowitz’e verilmiş, hikâye öncelikle bu çerçevede yorumlanmıştı. Elbette ki, bunlar da filmin asli unsurları ama bence göçmen Çinli karakterin girişimciliği, akılcılığı, ticari zekâsı, risk almaktan çekinmeyişi, dayanıklılığı, doğayı tanıması ve cesareti de başlı başına inceleme konusu. Filmdeki ineğin (Evie) işlevi ve temsil biçimi konusunda bile (haklı olarak) sayfalarca yazı kaleme alınmıştı da King-Lu’ya odaklanan bir eleştiri yazısına denk gelmedim doğrusunu söylemek gerekirse. Oysa Amerika’ya göç dalgaları arasında Çinlilerin de önemli bir “kurucu rolü” söz konusu ve “İlk İnek”e King Lu karakteri açısından yorumlarla yaklaşmak, filmi bir de başlı başına o boyutuyla izlemek çok ilginç ve renkli sonuçlara yol açabilir.

Tunca Arslan