The Guardian / William Keegan

Carbis Körfezi G7 zirvesinin ana temalarından biri hakkında belirli bir simetri var. Bu toplantılardan ilki -1975 yılında Paris dışında Rambouillet’te– eski Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing tarafından bir enerji krizini aşmak için ortak bir çaba için yapılmıştı.

İlk olarak G6 olarak başladı (ABD, Japonya, Batı Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya). Ancak, bir şeyin yolunda, bir sefere mahsus özel bir etkinlik gibi olarak düşünülen şey Kanada’nın 1976 yılında katılmasıyla kendi kendine harekete geçti. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ilk heyecanıyla ve Batı’nın, batı kapitalizminin sözde mucizelerini eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) öğretme girişimleriyle Rusya, 1997 yılındaki yıllık zirve toplantısında gruba eklendi. Ancak Batı’nın ekonomik modelinin Rusya’da uygulanabileceği düşünmek her zaman bir hataydı ve tamamen bunun dışında Rusya’nın komşularına karşı intikamcı tavrı 2014 yılında gruptan çıkarılmasına yol açtı. 

G6’nın daha sonra G7’nin oluşturulmasına yol açan krizler, enerji kıtlığı ve Orta Doğu’dan petrol arzına bağımlılık endişeleriyle kışkırtıldı. Bu sefer, salgın ile ilgili açık kaygılara ilaveten, kriz, G7’nin 1970’li yıllardan bugüne kadar fosil yakıt arzını sağlamak amacıyla başarılı çabalarının kışkırttığı küresel ısınma konusundaki endişelerden meydana geldi. Ekonomi tarihinde böyle gelmiş böyle gidiyor; Dorothy Parker’ın yorumladığı gibi, birbiri ardına gelen kahrolası bir enerji politikası. 

Yıllarca bu G7 toplantılarının birçoğu hakkında haber hazırladıktan sonra, yüksek kalifiyeye sahip yetkililerin aylarca dikkatli bir şekilde hazırladığı gündemin daha güncel vakalar tarafından seyrek olarak gölgede bırakılabileceğinden emin olarak söyleyebilirim. Bu olayda, elbette, Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği’ndeki (AB) eski ortaklarımızla tahmin edilebilir bir münakaşa oldu. 

Kuzey İrlanda konusunda artan gerilim ve Hayırlı Cuma anlaşmasına yönelik tehdidin zirveye giderken Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Joe Biden için önemli bir endişe haline gelmesi, Britanyalı devlet adamı George Canning’in 1826 yılındaki sözlerini akla getirdi: “Eski dünyanın dengesini düzeltmesi için Yeni Dünya’yı var olmaya çağırdım.”

Şimdi gerçeği kabul edelim; bizim başbakanımız Kuzey İrlanda/Büyük Britanya sınırında sorunlar olacağını biliyordu, ancak “Brexit’i başarmak” için bunları reddetti ve görmezden geldi.

KUZEY İRLANDA SORUNU

Aklı başında ve doğru düzgün bir dünyada, sadece bu eylemi için başbakan ömür boyu kamu görevinden uzaklaştırılmalıdır. Bunun yerine, görünüşe bakılırsa, aşı programı konusunda kamuoyunun rahatlaması ve onun öyle olduğu sanılan “karizması” karışımı sayesinde kamuoyu yoklamalarında çok başarılı oluyor. Avrupa tarihinde “karizmanın” nereye sürükleyebileceği konusunda bazı talihsiz örnekler var, ancak oraya gitmezsek daha iyi olacaktır. Ancak, hükümetin bu kadar insanın seyahat planları konusunda kafasını karıştırmasına yol açan kaosun sonuçta ne ekersen onu biçersin durumuna yol açacağından şüpheleniyorum.  

Kuzey İrlanda fiyaskosu Brexit’in çalışmasındaki tek fay hattı değil. Wetherspoon’dan Tim Martin gibi tanınmış Brexit yanlıları, savundukları çılgın politika sayesinde şimdi kıta Avrupa’sından ihtiyaç duydukları kadroları alamamaktan şikâyet ediyorlar. Bu kriz tüm konaklama sektörünü etkiliyor. Dahası, Aston Üniversitesinden araştırmacılar, Brexit yanlılarının bizim finansal ve diğer hizmetleri bilerek ihmal etmeleri sayesinde, 2016 ve 2019 referandum yılı arasında hizmet ihracatı önceki eğilimlerin devam etmesine nazaran 113 milyar sterlin daha düşük olacağını ortaya çıkardılar. 

Küresel Britanya? Ben de inandım! Bir zamanlar içeriye dönük yatırımda en popüler Avrupa varış noktası olan Birleşik Krallık iki yıl üst üste Fransa tarafından geçildi. Sert Brexit’in sonucu olarak iş yapmanın zorlukları konusunda sayısız rapor var. Kısa vadede mümkün olacağına inanmamasına rağmen, eski Başbakanı Gordon Brown’ın Birleşik Krallık’ın AB ile yeniden birleşme çağrısında bulunmasına şaşırmadım.

Brown’ın referandum kampanyası sloganı, “terk etmek değil, önderlik etmek” olurdu. İşin aslı şu ki, Brexit, Michael Bloomberg’in sadece “aptal” olarak adlandırdığı şeyi kanıtlamıyor, bu bir trajedidir. Avrupalı bir arkadaşın, tıpkı normal yaşamda insanların reddedilmekten hoşlanmadığını hissettiğini gözlemlemesi gibi, Avrupa’nın geri kalanının yardımsever bir etkisi olduğu düşünülen Birleşik Krallık tarafından reddedilmek konusunda nasıl hissettiğini düşünüyoruz? Sonuç olarak, tıpkı diğerleri gibi, kendimizi savunmuş olabiliriz, ancak hangi ülkenin lideri eski ortaklarımız tarafından bu kadar değer verilen tek piyasaya ilham verdi? Evet; Margaret Thatcher’dan başkası değil.