Ali Semin  / ODAP Direktörü

Orta Doğu, tarih boyunca gerek imparatorluklar gerekse de bölgedeki devletler ve küresel güçler arasındaki rekabette sürekli bir güç mücadelesi sahası olmuştur. Orta Doğu’nun etnik, dini ve mezhepsel çeşitliliğinin önemli fay hatları yaratarak bölgeyi müzmin sorunlara açık hâle getirdiği bir gerçektir. Özellikle imparatorlukların yıkılışından sonra Orta Doğu üzerinde çıkar çatışmasına giren küresel güçlerin, bölge haritasını kendi çıkarlarını gözeterek yeniden çizmesi günümüze kadar süren çatışmaları tetiklemiştir. I. ve II. Dünya Savaşlarının ardından yaşanan gelişmeler Orta Doğu’da çatışmaları, darbeleri ve bölünmeleri beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda 14 Mayıs 1948 tarihinde kurulan İsrail Devleti ile Araplar arasında 1948, 1967 ve 1973 yıllarında üç büyük savaş yaşanmıştır. Bu savaşlar sonucunda Filistinliler hem toprak kaybına uğramış hem de İsrail’in askeri saldırılarına maruz kalmışlardır. Bu süreçte İsrail, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarını dikkate almayarak kendi planlarını hayata geçirmiştir.

İsrail, Filistin’e yönelik saldırılarını güvenlik endişesine dayandırmaktadır. Peki, tek neden güvenlik kaygısı mıdır? Tabii ki hayır! İsrail’in saldırganlığının ardında iki temel neden daha vardır. Bunlardan biri düşmanlarla çevrili olan Tel Aviv’in küçük bir toprak parçası üzerinde sıkışıp kalmaktan duyduğu korkudur. Diğeri ise İsrail topraklarında yaşayan Arap nüfusun artışından duyulan endişedir. Başka bir ifadeyle İsrail’in temel kaygısı toprak ve demografik değişimdir. Nitekim 2020 verilerine göre, İsrail’in 9 milyon 350 bin olan toplam nüfusunun yüzde 21’ini Araplar oluşturmaktadır. Eğer Filistinliler göçe zorlanmazsa 30-50 yıl içinde Arap nüfusun İsrail’in toplam nüfusuna oranının yüzde 45’lere ulaşacağı tahmin edilmektedir. Dolayısıyla İsrail’in tek endişesi Filistin’in zaman zaman düzenlediği füze saldırıları değildir. İsrail’i kaygılandıran asıl mesele, işgal ettiği topraklardan Filistinlilerin göç etmemesi durumunda Arap nüfusundaki artışın Yahudileri azınlık konumuna düşürebileceği ihtimalidir.

Yukarıda verilen bilgiler ve yapılan tespitler doğrultusunda, 7 Mayıs 2021’de İsrail polisi önce Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa Eski Şehir bölgesinin Şam Kapısı’na ve Şeyh Cerrah Mahallesi’ne saldırdı. Ardından Gazze’ye ve Batı Şeria’ya saldırarak çatışma bölgesini genişletti. 11 gün süren Filistin-İsrail çatışmasından hareketle, BMGK’nin iki daimi üyesi Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Filistin-İsrail sorununa yönelik tutumunu karşılaştırdığımızda ortaya önemli detaylar çıkıyor. Buna göre, Filistin-İsrail meselesinde ÇHC’nin izlediği politika ABD’den olukça farklıdır.

ÇHC ve Filistin arasındaki ilişkinin tarihsel arka planına bakıldığında, ÇHC’nin kurucusu ve eski devlet Başkanı Mao Zedong’un uluslararası arenada Filistin Kurtuluş Örgütü’nü desteklediği görülmektedir. Buna ilaveten Pekin, 1988’de Filistin Devleti’ni tanımış ve 1992’de de resmi olarak İsrail ile diplomatik ilişkiler kurmuştur. Başka bir deyişle ÇHC, Filistin-İsrail sorununa Washington gibi taraf olmak yerine daha dengeli bir strateji uygulamıştır. Hatta Filistin’in eski Başkan Yaser Arafat ve şu anki Başkanı Mahmut Abbas, Pekin’i “Filistin Devlet Başkanı” sıfatıyla ziyaret ederek ÇHC yönetiminden BMGK’de Filistin’e destek vermesini talep etmişlerdir. ÇHC’nin Filistin konusunda İsrail’e tepki göstermekle birlikte Hamas’ı terör örgütü olarak görmeyişi de ABD ile ayrıştığı noktalardan biridir. Öte yandan ÇHC Filistin-İsrail sorununun çözümü konusunda 1967 sınırları içinde iki devletli planı desteklemektedir.

ABD, mayıs ayı içinde 11 gün süren Filistin-İsrail çatışması sırasında yaşanan krizin BMGK’de görüşülmesine engel olmuştur. Bunun üzerine ÇHC Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Chunying, 14 Mayıs’ta bir açıklama yaparak ABD’nin bu tutumuna tepki göstermiş ve Filistinli Müslümanların hayatlarının da eşit derecede değerli olduğunun altını çizmiştir. Dolayısıyla ÇHC, Filistin-İsrail arasındaki sorunlarda ve çatışmalarda her iki tarafa da eşit mesafede duran dengeli bir politika izlese de İsrail’in Gazze’ye ve Batı Şeria’ya düzenlediği saldırıları şiddetle kınamıştır. Ayrıca Filistin-İsrail arasında ateşkes ilan edilmesiyle birlikte ÇHC, Filistin’e 1 milyon dolar acil yardım ve 200 bin doz Covid-19 aşı yardımı yapacağını duyurmuştur.

Özetle, ÇHC’nin Filistin-İsrail sorununa bakışının ABD’den farklı olduğunun altını çizmekte fayda vardır. ABD’nin genelde Orta Doğu’da, özelde ise Filistin-İsrail sorununda izlediği politikanın tamamında Tel Aviv odaklı-taraflı davrandığını söylemek mümkündür. Buna ilaveten Washington’ın Orta Doğu siyasetinin temelini bölgede askeri üsler kurarak İsrail’in güvenliğini teminat altına alma amacının oluşturduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekir. Pekin’in ise ekonomik çıkarı ve kamu diplomasisini önceleyerek Orta Doğu’ya yaptığı yatırımlar ile adeta “Ekonomik Üsler” oluşturmaya çalıştığı dikkatlerden kaçmamalıdır.