Hem dünyanın nesnel koşulları hem de Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) içinde bulunduğu şartlar, ABD dış politikasında öncelik sıralamasını değiştirdi. Son 10 yılda belirgin biçimde, ABD’nin önceliği Orta Doğu’dan Asya Pasifik’e kaydı. Orta Doğu’daki müttefiklerinin, terör örgütleri dâhil ABD güdümündeki aktörlerin, daha çok öne çıkmalarını istedi. Lakin ne Orta Doğu’da, Irak’ta, Suriye’de işler istediği gibi gitti ne Afganistan’da kalabildi ne Çin’e karşı arzuladığı adımları atabildi ne de Avrupa Birliği’ni, özellikle de Almanya’yı ikna edebildi.

ABD’nin bölgesel sorunlarda daha çok öne çıkardığı, ABD adına daha fazla inisiyatif almalarını istediği müttefikleri de, fazla etkili olamadılar. Irak’ta Barzani, bağımsızlık referandumu yaptı, lakin bağımsızlık ilan edemedi. Onu bu yönde teşvik ve tahrik eden ABD bile tanımadı referandum sonuçlarını. Suriye’de Esad kazandı. Öyle ki, son birkaç yıldır görüldüğü üzere, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri; Suriye’yle, İran’la ilişkilerini normalleştirme adımları atmaya başladılar. Türkiye’nin Suriye siyaseti, tamamen olmasa bile, bir ölçüde değişti. Ankara; Moskova ve Tahran’la Astana Platformu altında buluştu. Tüm bunlara ilaveten bizzat ABD’nin kendisi, İran’la ilişkilerini biraz olsun yumuşatmak için adımlar attı. Rusya ve Çin’in Orta Doğu’da artan nüfuzunu ise onca girişimde bulunduğu halde, önleyemedi.

LAİKLİĞİN DIŞ POLİTİKADAKİ ÖNEMİ

Bu süreçte, ABD’nin bölgedeki önemli müttefiklerinden olan Türkiye’nin dış politikada yaptığı hatalar da dikkat çekti.

Suriye siyaseti başından beri yanlıştı, halen de taktik düzlemde kimi olumlu adımlar atılsa bile, stratejik düzlemde yanlışta ısrar ediliyor.

Irak siyaseti de yanlıştı. Bağdat’taki merkezi hükümete karşı, Irak’ın kuzeyindeki Bölgesel Kürt Yönetimi’nin desteklenmesi, bağımsızlık yönünde adım atması için cesaretlendirilmesi, ekonomik ilişkilerin, petrol ticaretinin Bağdat’ı devre dışı bırakarak, Bağdat’a rağmen geliştirilmesi yanlıştı. Sonra keskin bir dönüş yapıldı ve bu kez de bağımsızlık referandumu yapan Barzani hedefe konuldu.

Suriye’de mezhepçilik yapmak, Irak’ın kuzeyinde hem mezhepçilik hem etnikçilik yapmak, bunları da içeride “açılım süreci” veya “çözüm süreci” denen özünde çözülme, çöküş süreci olan süreçlerle desteklemek yanlıştı.

Tüm bu yanlışlar, coğrafyaya, devlet kapasitesine, ticari ilişkilere, enerji bağımlılığına rağmen, dış politika yürütülemeyeceğini öğretti bir kez daha. Ve bir kez daha, laikliğin sadece iç siyasette değil, dış politikada da ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Laikliğin; ulus kimliğinin, yurttaş kimliğinin, sınıf kimliğinin gelişmesinin, aklın ve bilimin yol göstericiliğinin, demokrasinin ve hukuk devletinin zemini olması yanında, dış politikada mezhepçi yaklaşımları engellemede ne kadar vazgeçilmez olduğu bir kez daha görüldü.

Dış politikadaki bunca yanlışın sonuçları da, sadece dış politikada değil, hayatın her alanında görülmüyor mu?

Barış Doster