CGTN / Mustafa Hyder Sayed

Harvard Üniversitesine bağlı Ash Center, Temmuz 2020’de, 32 bin bireysel katılımcının yer aldığı 2003 ve 2016 yılları arasında yapılan araştırmalardan topladığı verilere dayanan Çin halkının Beijing’den memnuniyet seviyesi konusunda kapsamlı bir kamuoyu araştırması yayınladı.

Araştırmanın yapıldığı son yıl olan 2016’da, araştırmaya katılanların yüzde 95,5’i Beijing’den “nispeten memnun” ya da “son derece memnun” olduğu yanıtını verdi. Çin Devlet Konseyi Enformasyon Bürosu’nun 24 Temmuz’da yayımladığı “Çin Komünist Partisi (ÇKP) ve İnsan Hakları Koruması: 100 Yıllık Arayış” adlı beyaz kitap, benzer bir hikâye anlatıyor. 1921 yılında ÇKP, dünyaya, eşi görülmemiş ekonomik büyüme, Covid-19 salgınının ustaca ele alınması ve mutlak yoksulluğun ortadan kaldırılmasından oluşan eşsiz insan merkezli kalkınma modelini sunarak uzun bir yol katetti.

Çin, 2020 yılında yüzde 2,3 oranında bir artışla pozitif büyüme kaydeden tek ülkeydi (Covid-19 salgını göz önüne alındığında bu önemliydi). Bu başarılar, salgının kötü şekilde etkilediği küçülen ekonomilerin canlanması girişimine devam eden Batı’daki gelişmiş ekonomilerde genel olarak yoktu.

İnsan haklarını tartıştığımız zaman objektif olarak farklı bir açıdan bakmak önemlidir. Objektiflik apolitik, çift taraflı olmalı ve bir ülkedeki insan haklarının statüsünün mantıklı yorumuna ulaşabilmek için insanların refahını merkezine almalıdır. Çin’in Batı’nın liberal demokrasi kümesine “uygun düşmemesi” gerçeği, onu eleştiriye ve uluslararası siyasi saldırılara karşı daha savunmasız kılıyor ve Çin otomatik olarak “diğer kampta” gibi görünüyor. Bu, ÇKP’nin özellikle Batı’da yanlış anlaşılması ve genellikle uluslararası sömürgeci emelleri olan saldırgan bir örgüt olarak algılanmasıyla daha da karmaşık bir hal alan olgudur. Gerçek şu ki, ÇKP’nin önceliği Çin’de yaşayan 1,4 milyar insan için uyumu, istikrarı ve ekonomik büyümeyi korumak ve sürdürmektir.

Eğitim hakkı, temel gıda ile barınma imkânları ve devletin kamu malları az miktardadır, ancak kapsayıcı güçlü hukukun üstünlüğü altında insanlara refah, daha büyük satın alma gücü ve rahatlık sağlamak kuralın bir istisnasıdır. İnsan hakları konusundaki uluslararası söylem, giderek siyasi olarak heyecanlı ve gündem odaklı hale geliyor ve insan hakları tam anlamıyla ne olduğunun aksine bir silah gibi kullanılıyor. Çin’in Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi’ni örnek alalım, Batılı ülkeler bu bölgede “toplama kampları” olduğunu ve “soykırım” işlendiğini iddia ediyor. Şimdiye kadar bu abartılı iddialar herhangi bir kanıtla desteklenmedi. Toplama kampları veya soykırımın herhangi bir biçimine dair kanıtlarla desteklenen hiçbir fotoğraf ortaya çıkmadı. Dahası, Uygurların soykırıma maruz kaldığı iddiaları, Xinjiang’da Uygur nüfusunun Han etnik grubuna göre daha hızlı bir şekilde yükselmesiyle sorgulanıyor.

Son olarak Çin, Kuşak Yol İnisiyatifi ve Covid-19 salgını göz önüne alındığında son zamanlarda yapılan aşı bağışı yoluyla Afrika, Asya ve Orta Doğu’da yerel ve marjinal toplumlara yardım ederek, gelişmekte olan dünyaya birlikte kalkınmayı ihraç etti. Çin enerji, altyapı ve sosyoekonomik projelere önemli yatırımlar yaparak, istihdam yaratarak ve sanayiyi destekleyerek gelişmekte olan ülkelerin kalkınması ve ekonomik büyümesine yardımcı oluyor.

Çin’de gördüğümüz gibi ekonomik büyüme ve insan hakları arasında doğrudan bir bağlantı vardır, çünkü ekonomik büyüme yoluyla insanlar kendi kendine yeterli ve bağımsız hale gelebilir ve toplumlarında değişimin ajanları olarak hareket edebilirler. Şeffaf veriler toplayarak, bireylerin devletten memnuniyet seviyesi ve tüketiciler olarak harcanabilir gelirleri gibi somut referans noktalarını kullanarak insan haklarının durumunu belirleyelim. Bu da dar siyasi çıkarları yerine getirmeyi amaçlayan kanıt yetersizliğine sahip iddialar yerine bireylerin yaşam standartları ve refahlarını ölçmemize yardımcı olacak.