Samir Amin’in ilk baskısı tam 40 yıl önce yayımlanan “Maoizmin Geleceği” (L’Avenir du Maoism) adlı kitabının son satırları aradan geçen sürede bir slogana dönüşmüştür bilindiği gibi: “Artık seçim kapitalizm ile sosyalizm arasında değildir. Bugün her zamankinden daha çok şu iki tercih arasındadır seçim: Sosyalizm ya da barbarlık.”

Dün (6 Temmuz) Vatan Partisi’nin İstanbul İl Merkezi’nde, Genel Başkan Doğu Perinçek ve çok sayıda katılımcıyla birlikte Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) 100. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen çevrim içi konferans “ÇKP ve Dünya Siyasi Partileri Zirvesi”ni izlerken, aklıma nedense öncelikle bu sözler geldi.

Amin, bu satırlarının birkaç sayfa öncesinde de 1980’lerin dünyasında “tutarlı toplumsal mücadelelerin durulmasını” tahlil edip “çokuluslu devletlerin parçalanmasından doğan devletler arasındaki rekabet ve çelişkilerin kabarması durumu, sınıflar gibi devleti ve ulusu da tarihin aktif öznesi mi yapıyor?” diye çok önemli bir soru ortaya atarken devamını da şöyle getiriyordu:

“Burada yeniden Çinlilerin ‘Üç Dünya’ tezi üzerine 60’lı yılların eski tartışmaları karşımıza çıkıyor: Devletler bağımsızlık, uluslar özgürlük, halklar devrim istiyor.” (Kaynak Yayınları, çev: Işık Soner, 1993, s. 171)

ÇAĞIMIZDA TARİHİN AKTİF ÖZNELERİ

40 yıl gibi uzun bir sürede dünyada çok ama çok şeyin değiştiği bir gerçek. Öte yandan, 40 yıl gibi kısa bir sürede dünyada değişmeyen şeyler olduğu da bir gerçek.

Emperyalizm ile (önem sırasıyla) bağımsızlık isteyen devletler, özgürlük isteyen uluslar, devrim isteyen halklar arasındaki çelişki varlığını koruyor, örneğin. 160 ülkeden 502 siyasi parti ve siyasi kuruluşun katıldığı dört saatlik zirvede “sınıflar gibi devletin ve ulusun da tarihin aktif öznesi” olma durumunun değişmediğini, tam tersine daha da belirgin hale geldiğini, dünya halkları ile emperyalizm arasındaki çelişkinin bu yönde yoğunlaşmış bulunduğunu net biçimde gördük.

Güney Afrika’dan Kazakistan’a, Rusya’dan Arjantin’e, Vietnam’dan Küba’ya, Filipinler’den Zimbabve’ye, Filistin’den Mozambik’e, Bolivya’dan Fas’a, Güney Sudan’a, Sırbistan’a, Pakistan’a, Namibya’ya, Sri Lanka’ya, Kongo’ya, Kamboçya’ya, İspanya’ya açılan rengârenk yelpazede konuşan ve tamamına yakını ülkesindeki iktidar gücünü temsil eden her lider, bir biçimde bu çelişkiyi dile getirdi. Yoksulluğun giderilmesinden küresel salgınla savaşa, iklim değişikliği sorunundan terörle mücadeleye, Kuşak-Yol projesinden ticari ve kültürel ilişkilere kadar çok çeşitli konulara değinen liderlerin ve temsil ettikleri gücün, ÇKP’nin ev sahipliğinde, deyim yerindeyse bir tür “Bağımsızlıkçı ve Anti-Emperyalist Enternasyonal” tablosu oluşturduğunu söylemek mümkün.  

HEGEMONYACILIĞA KARŞI ORTAK SES

“Halkın Mutluluğu: Siyasi Partilerin Sorumlulukları” temalı konferansın açılış konuşmasında “ÇKP insanlığın geleceğini önemsiyor ve dünyadaki tüm ilerici güçlerle birlikte ilerlemek istiyor” diyen ÇKP Merkez Komitesi Genel Sekreteri ve Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in her ülkenin kendi gelişme yolunu seçmesi ve farklı deneyimlerden öğrenme gerekliliği vurgularıyla birlikte şu sözleri de önemliydi:

“Ülkeler arasındaki iş birliği, tüm insanlığa hizmet etme amacına dayanmalı ve küçük grup siyaseti yoluyla dünya hegemonyası peşinde koşulmamalıdır. Tüm partiler hegemonyacılığa ve güç siyasetine birlikte karşı çıkmalıdır. Çin her zaman gelişmekte olan ülkeler ailesinin bir üyesi olacak ve gelişmekte olan ülkelerin uluslar arası yönetim sisteminde temsilini geliştirmek, sesini güçlendirmek için kararlılıkla çalışacaktır.”

Kısacası, dün dünyanın dört yanından duyulan bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist, anti-hegemonyacı güçlü bir ses, ÇKP’nin 100. yaşını kutlarken bir yandan da “Aynı gemideyiz, bu nehri aynı gemide geçeceğiz” demiş oldu. Zirvenin afişine de yansıyan biçimde; fikir meşalesinin ışığında, diyalogla, farklılıkları koruyarak, ortak paydayı arayarak, karşılıklı saygıyı ve karşılıklı öğrenmeyi sağlayarak…

Bence 6 Temmuz 2021’de yalnızca bir kutlama değil, tarihi önemde bir zirve gerçekleşti.

Tunca Arslan