Mao, 1961’de aralarında Edgar Snow’un da bulunduğu bir grup Amerikalı gazeteciyi kabul ettiğinde, sohbet ve çeşitli konularda tartışma sürerken söz sosyalizmin inşası sürecine gelince, Amerikalılardan birinin “50 yıl sonra siz de müthiş olacaksınız” dediğini aktarıyor ve şöyle devam ediyor:

“50 yıl sonra güçlü olabileceğimizi ve başka devletleri ‘istila’ edebileceğimizi söylemek istiyordu. Ben, ‘Bizler Marksist-Leninistiz, devletimiz de kapitalist bir devlet değil sosyalist bir devlettir, işte bu yüzden değil 100 yıl sonra, 10 bin yıl sonra bile hiçbir yeri istila etmeyiz’ dedim. Güçlü bir sosyalist ekonomi inşa etmeye gelince, Çin’de buna 50 yıl yetmez; 100 yıl, hatta daha da uzun sürebilir.” (“Mao Zedung Seçme Eserler-6”, Kaynak Yayınları, 2000, s.267)

Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) Mao’dan sonraki lideri, Başbakan Hua Guofeng’in, 18 Haziran 1979’da Beşinci Ulusal Halk Meclisi’nin ikinci oturumunda yaptığı tarihi konuşmadaki vurgusu da benzer biçimde:

“Biz başka ülkelerle Beş İlke, yani egemenliğe ve toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı, karşılıklı saldırmazlık, birbirinin iç işlerine karışmama, eşitlik ve karşılıklı yarar ve barış içinde bir arada yaşama ilkeleri temelinde ilişki kurmaya hazırız. Çin asla hegemonya peşinde koşmayacak ve bir süper devlet olmayacaktır.” (“Bugünkü Çin Hangi Yolu İzliyor?”, Aydınlık Yayınları, 1980, s.79)

BAĞIMSIZ VE BARIŞÇIL DIŞ POLİTİKA

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 30. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla, 29 Eylül 1979’da yaptığı konuşmada ÇKP Merkez Komitesi Başkan Yardımcısı Ye Jianying de aynı noktanın altını çiziyor:

“Asla hegemonya peşinde koşmayacağız ve bir süper devlet gibi davranmayacağız.” (age, s.131)

Çin’in kalkınma anlayışı ve uluslararası ilişkilerdeki “hegemonyacı olmamak ve süper güce dönüşmemek” tavrı, süreklilik içinde günümüze kadar uzanarak Xi Jinping’in konuşmalarında da karşımıza çıkıyor. Xi’nin ÇKP 18. Merkez Komitesi Siyasi Bürosu 3. Çalışma Grubu Toplantısı’ndaki sözleri şöyle:

“Uzun bir dönem içerisinde Barış İçinde Bir Arada Yaşamanın Beş İlkesi’ni ortaya koyduk, bağımsız ve barışçıl dış politikayı benimseyerek kararlılıkla izledik, hiçbir zaman hegemonyacılık ve yayılmacılık peşinde koşmayacağımız yönünde tüm dünyaya kutsal bir taahhütte bulunduk ve Çin’in her zaman dünya barışını koruyan kararlı bir güç olacağını vurguladık. Bütün bunları asla sarsmaksızın kararlılıkla sürdürmeliyiz.” (“Çin’in Yönetimi”, Kaynak Yayınları, 2017, s. 295)

HEGEMONYACILIK YAPMAMAK, MODEL İHRAÇ ETMEMEK

Bu konuya dair daha yüzlerce alıntı yapmak, Çinli liderlerin makale ve konuşmalarından bölümler aktarmak mümkün ama yalnızca şu yalın gerçeğin altını çizmekle yetineyim: Çin “belirgin” ve “kararlı” güç olarak bir kez daha tarih sahnesindeki yerini almış durumda. Ve bu gerçek aynı zamanda Çin’in hiçbir zaman “süper güç” olmayacağını, hegemonya ve yayılmacılık peşinde koşmayacağını da içeriyor.

Son 25-30 yılda ekonomik sorunlarını adım adım çözerek ve örneğin kısa süre önce açıklandığı üzere mutlak yoksulluğu tümüyle ortadan kaldırarak, hep vurgulandığı üzere “orta halli sosyalist refah toplumu” hedefi doğrultusunda kararlı biçimde ilerlemesi, Çin’e yönelik her düzeydeki ilginin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de artmasına yol açtı. Buna, Çin’in uluslararası ilişkilerde izlediği akılcı politikaların sonuçlarını, bağımsızlık iradesini, kendi izlediği yolu bir “model” olarak ihraç etmemesini, 21. yüzyıla şimdiden damgasını vuran Kuşak-Yol projesini, Atlantik cephesi karşısında Asya’daki büyük canlanışını da ekleyelim…

YAŞANAN, ABD-ÇİN REKABETİ DEĞİL

Kısacası, 1980’ler boyunca ve 90’ların büyük bölümünde Çin deyince -istisnalar hariç- Türkiye’de handiyse yaprak bile kımıldamazken; aydınların, akademisyenlerin, gazetecilerin vs. büyük çoğunluğu “tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” dedirtecek bir ruh halindeyken, 2000’lerden günümüze uzanan süreçte Çin’e dair çalışmaların ve “Çin uzmanlarının” sayısında sevindirici bir yükseliş gözlenmekte. Çin’in tarihini, benimsediği sosyalizm yolunu, dinamiklerini, sistemini, tecrübelerini, değerlerini anlamaya yönelik çaba sarf edenlerin fazlalaşması bir yanıyla ülkemizin de zorunluluklarından biriyken, diğer yanıyla iyi niyetli ama hayli yüzeysel kalan, “Çin gerçeğini yeterince anlayamayan” yönelimler de ortaya çıkıyor.

Bu tavrın özellikle uluslararası ilişkiler boyutuna yansıyışı ise daha çok dünyayı ABD-Çin rekabetinin oyun sahası olarak görmek, Çin’i ABD’nin karşısına dikilen bir “süper güç” olarak algılamak-algılatmak ve Çin’i dünya egemenliği için mücadele eden iki süper devletten biri olarak “benimsemek” biçiminde tezahür ediyor.

Yakın tarih, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Soğuk Savaş’ın başlangıcı ve özellikle 1960’lardan itibaren “iki süper devlet”in yoğunlaşan hükümranlık çabalarıyla, iki blok halinde bölünmenin sonuçlarıyla, “dost” ülkelere yönelik “sınırlı egemenlik” teorileriyle vb. fazlasıyla yüzleşmemizi sağladı. İnsanlık 21. yüzyılda bir kez daha iki büyük gücün “dehşet dengesini” yaşamayacaksa, bunda Çin’in süper devlet değil “hep gelişmekte olan bir ülke” niteliğini koruma çabasının ve bu yöndeki hedefinin de büyük katkısı bulunacak hiç kuşku yok ki.

Çin yükseliyor… Ama ABD ile rekabet eden ve yarışan süper güç olarak değil, “itibarlı, sevilen ve saygı duyulan bir ülke” olarak. 

Tunca Arslan