Gazeteci ve sinema yazarı Alin Taşçıyan, CRI Türk’te Tunca Arslan’ın hazırlayıp sunduğu “Türkiye ve Çin’in 50 Yılı” programına konuk oldu. Taşçıyan, dünya, Çin ve Türk sineması hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Sinema yazarlığındaki değişimin Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) başladığını aktaran Alin Taşçıyan, kadrolu çalışanların zaman içinde telifle çalışan konumuna geldiğini kaydetti.

Bu değişimin ABD’den Avrupa’ya sıçradığını belirten Taşçıyan’ın açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

“İnternet olgusu ortaya çıktı ve internet olgusunda önüne gelen bir şey yazmaya çekmeye başladı. Bloglardan vloglara geçtik ve sapla saman birbirine karıştı. Ana akım medya varken ve az sayıda televizyon varken yazılanlara dikkat edilirdi. İlk kurulan internet siteleri de aynı mantıkla aynı meslekten gelen kişiler tarafından kuruldu. Bir liyakat meselesi vardı ve bu liyakat ön plandaydı. Bu kaybolmaya başladı.

Serbest çalışanlar film festivallerine gidiyorlar, oralarda ajanslarla araları iyi olduğu için röportajlar yapıyorlar. İyi bir röportajı satıyorlar. Bir zamanlar röportaj başına 400 Euro telif alınıyordu. Şimdi Berlin’de önemli bir günlük gazete bir süre sonra uluslararası festivallerle ilgili hiçbir şey istememeye ve bir yazı alacaksa 50 Euro vermeye başladı. Bu Almanya gibi sağlam bir ekonominin gayet iyi satan günlük bir gazetesiydi.

Ben ilk çalışmaya başladığım zamanlarda Milliyet böyle şeyler için ödeme yapardı. Şimdi basın meslek ahlak ilkelerinde bir şey vardır, gazeteci her yere parasını öder gider. Türkiye’de çok yanlış anlaşılan bir festival konukluğu meselesi var. Dünyada böyle bir şey yok. Ana jüri üyesi olarak gitmediğin her yerde cebinden ciddi para çıkar.

ÇİN SİNEMASI

Çin her zaman gitmek istediğim ve görmek istediğim bir kültürdü. Sinemasını da çok seviyorum. Bizim kuşak özellikle 5. kuşağın yükseldiği döneme denk geldi. ‘Kızıl Darı Tarlaları’, ‘Kırmızı Fenerler’, ‘Elveda Cariyem’… Çin deyinde sadece Çin Halk Cumhuriyeti değil bütün bir kültürü düşünüyorum.

Çinli bir meslektaşım beni Beijing Film Akademisi’ne götürmek istedi. Çin’de müthiş bir sinema var ve onların izleyicileri inanılmaz miktarlarda. Hep bir ilişki kurmak istiyorduk. Ben iki kere Asya Film Eleştirmenleri Kongresi düzenledim. Beijing Film Festivali’nin iki programı var. İlk programda akademi programı yapılıyor. Çok tatlı bir jüri ile dünyadan çok iyi yönetmenlerin filmlerini izleyerek bir hafta geçirdim. Sonraki haftada da üç tane konferans ayarlamışlardı benim için, hazırlıklarımı yapmıştım. Türkiye’deki genç kuşağı biliyorlar, Nuri Bilge Ceylan’ı çok iyi tanıyorlar. Bir konferansı sessiz dönemden bugüne ayırdım, bir konferansı da 90’dan sonrasına ayırdım.

Xie Fei’nin iki filmini gayet iyi biliyordum, biri Berlin Film Festivali’nde ödül aldıkları ‘Güzel Kokulu Ruhlar Gölünün Kadınları’ idi. Xie Fei çok zarif bir insan, efsanevi bir insan. Okulun başında artık süpervizör gibi bir konumda. Çok açık fikirli çok tatlı bir insan. 6 tane filminin DVD’sini bana hediye etti. TRT’de üç tane filmini gösterdik, biz de çok memnun olduk. Türkiye’de tek bir filmi bile gösterilmemişti o güne kadar, Adana’da gösterilmesinden de bir programcı olarak memnuniyet duydum.

HOLLYWOOD’UN SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE KALMA BİR KALIBI VAR

Dünyanın neresinde bir yönetmen parlasa Hollywood onları alıyor. Bir dönemde de demir perde ülkelerinden yönetmenler tercih edildi. Hollywood’u kuranlar da zaten Avrupalılardı. Dolayısıyla şimdi de farklı bir bakış istiyorlar. Kendilerinden sıkıldıklarını tahmin ediyorum. Bir taraftan da farklılıkları bastırmak istiyorlar. Stüdyo filmlerinde yönetmen kendi kurgusuna bile giremez. Stüdyonun içinde bir yönetmenin durması gereken sınırlar var. Aslında sendikalaşma çok iyi bir şey kabul ama alanları da çok fazla sınırlandırmışlar. Bence Uzak Doğu’nun kendi dinamizmini, kültürel zenginliğini istiyorlar ama onlara istediklerini veremiyorlar. Hollywood’un hâlâ soğuk savaş döneminde kalma bir kalıbı da var. Bundan da vazgeçemiyorlar.

Ben sinema boyutunun ötesinde de Beijing’den büyülendim. Umduğumdan da daha bakımlı, modern bir şehir buldum.”