Geçen yıl 30 Ekim günü 93 yaşındayken hayata veda eden İsveçli yazar ve gazeteci Jan Myrdal, tıpkı Edgar Snow, Agnes Smedley, George Hatem, Norman Bethune, Anna Louise Strong, Maria Antonietta Macciocchi, Alain Peyrefitte gibi Çin’i çok iyi tanıyan, Çin Devrimi sürecini yakından takip etmiş Batılı aydınlardan biriydi. Myrdal’ın 1964’te yayımlandığında dünyada geniş yankı uyandıran kitabı “Bir Çin Köyünden Haberler”, sonradan Alparslan Berktay’ın çevirisiyle “Çin Raporu” adıyla (ABC Yay., 1977) dilimize de kazandırıldı.

Toplam 12 bölümden oluşan 290 sayfalık kitabında Çin’in Kuzey Shanxi bölgesindeki köylerde devrim sürecinde yaşanan değişimi anlatan Myrdal, bir bölümü “Kadınlar”a ayırmıştır. Yazarın röportaj yaptığı 50 yaşındaki Du Hunglan’ın devrim öncesinde babasının ev içinde yarattığı şiddeti “Bizi Asma Baba!” başlığı altında anlatışı ya da 53 yaşındaki Ying Lan’ın gençliğinde bir tutam afyon karşılığında kızıyla birlikte satılışını anımsayışı, çok etkileyici ve hüzün vericidir. Çinli kadınlar ve kız çocukları, ikinci de değil, üçüncü sınıf görüldükleri bir dönemden çıkışlarını ayrıntılarıyla anlatırlar. Myrdal’ın köylerdeki bir gözlemini şaşırtıcı bir yorumla aktardığı sayfalar da özel olarak unutulmazdır.

JAN MYRDAL VE TARLADA ÇİFT SÜREN KADINLAR

Myrdal, Halk Ordusu’nun egemenliğindeki kurtarılmış bölgede dolaşırken, tarlada çift süren köylü kadınlara rastlar. Çevrede öküz ya da benzeri hayvan olmadığı için bu görevi kadınlar üstlenmiştir, adeta “hayvanlar gibi” çalışmaktadırlar. Çin gerçeğini ve yaşanan değişimi iyi bilen Jan Myrdal, bu manzarayı uzaktan seyreden pek çok Batılı entelektüelin aceleyle yapacağı yorumun tam tersi sonucu çıkarır ve Çin’deki kadınların özgürleşme sürecinin başladığını vurgular. Binlerce yıllık feodal gelenekler gereği, evlendikten sonra bir yıl odasından, üç yıl evinden çıkmaması gereken, ayakları azap verici biçimde bağlanarak kötürümleştirilen, köle muamelesi görüp neredeyse alacağı nefes bile katı kurallara bağlı olan kadınlar devrimle birlikte özgürce günlük yaşama karışmış, açık havaya çıkmış, üretime katılmıştır.

“GÖĞÜN YARISINI KADINLAR OMUZLAR”

Mao Zedung’un ünlü “Göğün yarısını kadınlar omuzlar!” saptamasının ve çağrısının üstünden uzun zaman geçti ve bugün Çin tartışılmaz biçimde kadınların da omuzları üstünde yükseliyor. Çok net olarak iddia edebilirim ki, günümüz dünyasında kadınların özgür ve evde, sokakta, işte şiddetten, ayrımcılıktan en uzak yaşadığı ülke Çin’dir.

Gündüz ya da gecenin bir yarısı sokaklarda hiç kimse tarafından rahatsız edilmeden dolaşıp parklarda tek başına kitap okuyan, bisiklete binen, spor yapan ya da dans eden kadınların görüntüsü kimse için şaşırtıcı değil. Hatta bunun “kimseyi şaşırtmadığını” söylemek ve üzerinde durmak şaşırtıcı olabilir, çünkü Çin’de yaşamın normali budur. Evinde şu ya da bu nedenle bunalan ya da sırf canı öyle istedi diye gece yarısından sonra dışarı çıkan Çinli kadın sokakta, caddede, parkta meraklı bakışlarla karşılaşmama ve rahatsız edilmeme, tacize uğramama özgürlüğüne çoktan kavuşmuştur.

21. YÜZYILIN ÖRNEK ÜLKESİ

Genele de yansıtılabilecek kişisel gözlemimi aktarayım; Çin’de yaşadığım üç yıl boyunca sokakta yalnızca iki kez eşler arası kavgaya tanık oldum, ikisinde de erkekler tamamen pasif, kadınlar ise epeyce baskın durumdaydı! Erkeklerin eşlerini, sevgililerini sırtlarında taşıdığına çok sık tanık olunan bir ülkeden söz ediyoruz neticede. Ülkenin tanınmış araştırmacılarından Chin Ning Chu’nun, Çin’in 21. yüzyılda yalnızca uluslararası siyasi ve ekonomik dengeleri değiştirmeyeceğini, kadın-erkek eşitliği konusunda da dünyaya büyük bir örnek sunacağını söylemiş olması da dün gibi aklımda.

81 milyonluk Türkiye’de halen okur-yazar olmayan yüzde 4’lük nüfus içinde kadınların oranı son 10 yılda maalesef yüzde 80’den yüzde 85’e çıkmışken, 1,4 milyarlık Çin’de kadınların okur-yazarlık oranı yüzde 86’dan yüzde 92’ye yükselmiş durumda. Örnekler her alanda çoğaltılabilir, eğitimden iş yaşamına, Çin’in devlet yönetim organlarındaki kadın sayısından kültür-sanat dünyasına kadar kadın-erkek eşitliğine ve hatta kadınlara pozitif ayrımcılığa dair veriler sunulabilir, Çin Anayasası ve diğer yasal düzenlemelerden alıntı yapılabilir.

DSÖ LİSTESİNİN GÖSTERDİĞİ GERÇEK

Çin’in kadın-erkek eşitliği konusunda ideal ve mükemmel bir halde olduğu elbette ki iddia edilemez. Daha alınması gereken çok yol olduğu bizzat Çinli yetkililerce dile getiriliyor, pozitif ayrımcılık uygulamaları da zaten bunu gösteriyor… Ama örneğin Türkiye’nin ve pek çok ülkenin en yakıcı sorunlarından biri niteliğindeki kadın cinayetlerinden, kadına karşı şiddetin her biçiminden fersah fersah uzak bulunduğu, bu felaketlerin Çin’de aşılmış olduğu da açık bir gerçek. Ve bu konuma esas olarak, kendisine dayatılan, egemenliğine tehditler ve nereye çeksen oraya gidecek yaptırımlar içeren “uluslararası-bölgesel sözleşmelerle” değil, devrimle, toplumun dönüştürülmesiyle, eğitimle, kendi yasalarıyla ulaştığı da çok net söylenebilir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2019’da yayımladığı “Nüfusa Göre Bir Yılda Öldürülen Kadın Oranları” raporunda yer alan 50 ülke arasında Türkiye “milyonda 5” oranıyla, Almanya, Hollanda, Norveç, İsveç ve İspanya’yla birlikte sondan dördüncü sırayı paylaşıyor. En üstte milyonda 72 oranla Guatemala’nın, en altta milyonda 2’yle Japonya ve İngiltere’nin yer aldığı bu listede Çin’in adının bile geçmediğini söylememe gerek yok sanırım.

Türkiye’nin, kadın cinayetleri oranı bakımından kendisiyle aynı sırada ya da daha aşağıda bulunan Batılı ülkelerin aklına, sözleşmesine, yaptırımına vb. değil, “kadınların göğün yarısını omuzlaması” için çaba harcamaya ihtiyacı var.

Tunca Arslan