-“Memur mühre dayanır, kaplanlar dağlara, kadınlar da kocalarına.”

-“Kadın tüm gün şu üç yer arasında didinip durmalıdır; yatak, ocak ve değirmen taşı.”

-“Eğer bir kadın kuyu kazılırken yakınından geçerse, kuyunun hiç suyu olmaz.”

-“Bir eş, satın alınmış ata benzer, nereye çekersen oraya götürürsün.”

-“Kadın tavukla evlendiyse uçmalı, köpekle evlendiyse koşmalı.”

-“Bir kadın denize girerse sonu bir civcivin soya fasulyesi yemesine benzer: Boğulur.”

-“Eğer bir kadın kızgınsa kocası ona vurur, eğer erkek kızgınsa yine karısına vurur.”

-“Un ezilir, kadın dövülür.”

Bugün çoğumuzun fısıltıyla bile olsa dile getirmeye cesaret edemeyeceği Çin atasözleri, 20. yüzyılın ortalarına kadar bu ülkede hüküm süren feodal-ataerkil kültürü ve kadınların konumunu gayet iyi özetlemekte.

Tarih boyunca örneğin Romalılar ve Finliler de “Kadınlar cehennemin kapısıdır”, “Kadının sözüne bülbülün sesine kanma” gibisinden sözler edip durmuşlar. Bizdeki “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” sözü de malumdur ve en berbatlarından biridir. Ünlü filozofların, sanatçıların, devlet adamlarının kadınlar aleyhinde sarf ettiği sözler kalın bir ansiklopedi oluşturabilecek nicelik ve niteliktedir. Öte yandan, insanlığın asıl olarak 20. yüzyılla birlikte “fark ettiği” kadının eşitsizliği sorununun aşılması, kadın ile erkeğin eşit haklara, eşit yaşama sahip olması için çeşitli mücadele ve örgütlenme biçimleri geliştirilmiş durumda. Kimileri “Kadının kadından başka dostu yoktur” diyor, kimileri de uluslararası sözleşmelerin tek kurtarıcı olduğunu savunuyor.

DÖRT OTORİTENİN BASKISINDAN KURTULMAK

Tartışılmayacak gerçek ise şu ki, yüzyıllar boyunca “kölenin kölesi” olarak yaşam süren, şiddetin fiziksel ve ruhsal her çeşidiyle karşılaşan, yazının girişindeki sözlerle tanımlanan Çinli kadınların kaderi, sosyalizm mücadelesiyle birlikte değişmeye başladı. Mao Zedong’un 1927’de kaleme aldığı, devrim sürecine giren Çin’in her alanda yaşadığı büyük değişimin köylük bölgelerdeki yansımalarını değerlendirdiği bir rapor, bu açıdan tarihi önem taşımakta.

Mao’nun Mart 1927 tarihli “Hunan’daki Köylü Hareketine İlişkin Bir Araştırma Üzerine Rapor” başlıklı makalesi (“Mao Zedung-Seçme Eserler”, Cilt 1, Kaynak Yay., 1989, s.30-78) özellikle de bir bölümüyle, Çinli kadınların erkek egemen kültürün boyunduruğundan geri dönülemeyecek biçimde kurtulmaya başladığını net biçimde saptıyor. Raporun “Soy Sop Tapınakları ve Klan Büyüklerinin Klan Otoritesinin, Şehir ve Köy Tanrılarının Dini Otoritesinin ve Ailede Erkek Otoritesinin Yıkılması” başlıklı bölümünde, Çin’de erkeklerin “devlet, klan, din” üçlü otoritesinin baskısı altında olduğunu belirten Mao şöyle diyor:

“Kadınlar ise bu üç otorite sisteminin baskısından başka bir de erkeklerin baskısı altında bulunmaktadırlar (koca otoritesi). Bu dört otorite tüm feodal-ataerkil ideoloji ve sistemi temsil etmektedir ve bunlar Çin halkının, özellikle köylülerin elini kolunu bağlayan dört kalın zincirdir.”

Devamı da hayli ilginç:

“Koca otoritesi denilen şey, yoksul köylüler arasında her zaman için daha zayıf kalmıştır; çünkü ekonomik zorunluluklardan dolayı, köylü kadınlar zengin sınıfların kadınlarından daha fazla çalışmak zorunda kalmışlar ve dolayısıyla aile sorunlarında daha fazla söz ve karar hakkı elde etmişlerdir. Son yıllarda köy ekonomisinin gitgide artan çöküşü nedeniyle erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin temeli zaten zayıflamıştı. Köylü hareketinin yükselmesiyle birlikte kadınlar artık birçok yerde köy kadın birliklerini kurmaya başlamışlardır; kadınlar başlarını kaldırmakta, koca otoritesi de her geçen gün biraz daha zayıflamaktadır.”

ÇHC’NİN İLANINDAN ÖNCE ULUSAL KADIN KONGRESİ

Çin’de ilk Ulusal Kadın Kongresi 24 Mart-3 Nisan 1949 tarihleri arasında Beijing’de, şehir kurtarıldıktan yalnızca iki ay sonra düzenlendi. Ardından, tüm kurtarılmış bölgelerden 20 milyondan fazla üyesi bulunan Çin Demokratik Kadın Federasyonu kuruldu. Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1 Ekim 1949’daki ilanı bu iki gelişmeden altı ay sonra gerçekleşti.

Geçmişte, yakın geçmişte ve günümüzde “feminist hareketin” olmadığı Çin’de koca otoritesinin yıkılması diğer üç otoritenin yıkılmasıyla birlikte sağlandı ve kadına ev içi-ev dışı şiddet asıl olarak böyle yok edildi. Çinli kadınlar özgürlüklerine ve şiddetten uzak yaşamaya uluslararası sözleşmelerle değil, göğün yarısını omuzladıklarının resmen kabul edilmesiyle kavuştular.

Çin’de kadınların yaşamına bakmayı, Amerikalı araştırmacılar Janet Goldwasser ve Stuart Dowty’nin “Göğün Yarısı / Kızıl Çin’de Kadınlar” kitabının tanıtımıyla önümüzde hafta da sürdüreceğim.

Tunca Arslan