China Daily / Kishore Mahbubani

Çin Rönesans’ı dünyaya altın bir fırsat sunuyor. Geçen iki yüzyıl boyunca dünyaya şu ya da bu şekilde tek bir uygarlık, Batı uygarlığı egemendi. Bu dönemde Batı hem iyi hem kötü işler yaptı. Dünyaya vahşi fetih ve sömürgeleştirme politikalarıyla zarar verdi.

Çin de iki Afyon Savaşı ve 1860’ta eski Yazlık Saray’ın vahşice yıkılması ile bunu yaşadı. Yine de zaman içinde, Batı erdeminin bazı ilkelerini dünya ile paylaştı. Bunlar arasında serbest pazar ekonomisi, bilim ile teknoloji, liyakat, pragmatizm, barış kültürü, hukukun üstünlüğü ve eğitim vardı.

Ulusal Halk Kongresi ve Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı’nın 2019’daki yıllık toplantılarında “Çin’in bir kez daha dünyanın geri kalanına, daima barışçı kalkınma yolunda yürüyeceği ve bütün ülkelerin ortak refahını desteklemeye bağlı kalacağı sözünü tekrarladığı” açıklandı.

Batı’daki birçok kişi Çin’in barışçı bir dönüşe bağlı olduğu iddiasına şüpheyle bakıyor. Ama veriler bu iddiayı destekliyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 5 daimi üyesi var; Çin, Fransa, Rusya, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD). Bu beş güç arasında geçen 40 yılda hiçbir savaşa dâhil olmayan tek ülke, Çin. Aslında Çin ordusu Vietnam donanma kuvvetleri ile 1989’dki çatışmasından bu yana tek bir mermi bile atmadı.

SAVAŞTAN KAÇINMAK BÜYÜK STRATEJİK DİSİPLİN GEREKTİRİR

Savaştan kaçınmak büyük stratejik disiplin gerektirir. Çin bu stratejik disiplini Çin erdemi sayesinde gösterebiliyor. Birçok büyük Çinli düşünür savaş yapmaya karşı tavsiyelerde bulunmuştur.

En büyük Çinli stratejik düşünür Sun Tzu, doğru biçimde “Yüz savaşta yüz zafer kazanmak becerinin zirvesi değildir. Düşmanı savaşmadan yenmek, becerinin zirvesidir.” demiştir.

Ancak savaşlardan kaçınmaya bağlılık diğer Çinli filozoflar tarafından da ifade edildi. Yaygın bir deyiş, bir ülkenin en iyi insanlarını orduya göndermemesi gerektiğini söyler; “İyi çocuklar asker olmamalı; iyi demir nal yapmak için kullanılmaz.”

Konfüçyus da silahın önemini küçümsemiştir. Kendisi, yönetmek için ne gerektiği sorulduğu zaman, “Yeterince gıda, yeterince silah ve halkın güveni” demiştir. Ve “Bunlardan birinden vazgeçmekten başka bir çareniz olmasa, önce hangisini bırakırdınız?” diye sorulduğunda, usta “Silahlar” demiştir.

Çin’in son on yıllarda etkileyici savaştan ve çatışmalardan kaçınma geçmişine rağmen, Batı’daki birçok kişi şüphe duymaya devam ediyor. Bunlar Çin’in askeri olarak yayılmacı hale geldiğini ileri sürüyorlar. Örneğin, Economist dergisi 2019’da şunları yazdı; Kısa süre önce Çin, Amerika’ya, yabancı ülkelerde askeri üslere sahip olduğu için “Emperyalist” dedi. 2017’de Çin kendi yabancı ülkedeki, Afrika ülkesi Cibuti’deki donanma üssünü açtı. (…) Sertlik yanlısı Amerikalılar Çin’in Güney Çin Denizi’nin tartışmalı resiflerinde hava üsleri ile füze bataryaları kurmasına işaret ediyor ve bunu saldırganlık ile kasıntılı özgüven olarak niteliyorlar. Gelecekteki tarihçilerin bu Çin’in saldırganlığı iddiası karşısında kafaları karışacak. Eğer Çin askeri olarak genişleme genine sahip olsaydı, daha önceden bunu yapmak için birçok fırsatı olmuştu.

Geçen 2 bin yılda Çin, Avrasya kıtasındaki tek güçlü uygarlıktı. Eğer Çin yapısal olarak militarist olsaydı, Avrupa güçlerinin yaptığı gibi yurt dışında topraklar fethederdi.

Ayrıca, gelecekteki tarihçiler Avustralya’nın coğrafi olarak Çin’e yakın olmasına rağmen, bu ülkenin fiziksel olarak daha uzaktaki Britanya güçleri tarafından işgal edilmiş olması gerçeğine hayret edecekler. Çin’in Avustralya’yı ve diğer denizaşırı bölgeleri işgal etmekten sakınmasının nedeni Çin’in her zaman bir donanmasının olmaması değildi. Portekizliler ve İspanyalılar 16. yüzyılda acımasız Avrupa’nın dünyayı sömürgeleştirme politikasına başlamadan önce, Çin açık ara dünyadaki en güçlü donanmaya sahipti.

ÇİN RÖNESANSI’NIN ORTAYA ÇIKARDIĞI BÜYÜK FIRSAT

15. yüzyılın başında Kristof Kolomb, Baharat Adaları denilen yere giden bir rota bulmaya çalışmadan yaklaşık 100 yıl önce, Çin efsanevi Amiral Zheng He komutasında 7 donanma keşif yolculuğu yaptı. Ancak Çin hiçbir denizaşırı veya uzak bölgeyi fethetmedi ya da işgal etmedi.

Çin’in barışçıl geçmişi, ABD’nin geçmişi ile karşılaştırıldığında apaçık bellidir. ABD en azından 1990’dan bu yana her yıl bir askeri çatışmaya girdi. Dış İlişkiler Konseyi’ne göre, Barack Obama’nın başkanlığının son yılı olan 2016’da ABD 7 ülkeye toplam 26,172 bomba attı. Bu geçmiş Batılı ülkelerin son on yıllarda akılsızca tetik manyağı haline geldiklerini, anlaşmazlıklara diplomatik çözüm bulmak yerine askeri çözümleri tercih ettiklerini gösteriyor. Ne yazık ki, bu tür askeri çözümler nadiren işe yarar.

İyi ki, Batı’da barış vahaları da var. İş savaş ve barış konusuna gelince, Avrupa Birliği (AB) dünyanın izlemesi gereken iyi bir standardı oluşturur. Fransa, Almanya, İspanya ve İngiltere gibi Avrupa ülkelerinin birbirine karşı verdikleri savaşların sayısı dikkate alındığında, bu Avrupa ülkelerinin sadece aralarında savaşmadıkları, aynı zamanda herhangi bir iki AB üyesi arasındaki savaş ihtimalinin sıfır olduğu da görülür. Dünyadaki hiçbir bölge, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği bile, buna yakın bir durumda değil.

AB ile Çin arasındaki son zamanlardaki barışçı geçmiş dikkate alındığında, Çin ve AB arasında daha derin barış kaynakları konusunda derin bir diyalog fırsatı kendisini ortaya koyuyor. Hem Çinli hem de Avrupalı çağdaş filozoflar kendi büyük filozoflarının eski yazılarındaki erdemleri karşılaştırmak için bir araya gelmeli.

Bunlar hem Çin hem de Avrupa felsefesi yazılarında savaş ve barış konusundaki ortak çizgileriz arayıp paylaşmalı. Dünyanın geri kalanı mevcut savaş ve barış konusunda Doğu ile Batı erdeminin kaynaştığını görmekten mutluluk duyacaktır.

Hiç şüphesiz, erdemin paylaşılması daha da barışçı bir dünyanın yaratılmasına yardımcı olacak. Bu Çin Rönesans’ının ortaya çıkardığı büyük bir fırsat.