Che Guevara’nın Bolivya’nın Santa Cruz bölgesindeki küçük La Higuera köyünde öldürülmesinin üzerinden 54 yıl geçti. 9 Ekim 1967’de, CIA, Amerikan ordusuna bağlı bir özel harekât timi ve Bolivya ordusunun ortak operasyonuyla katledildiğinde zaten dünya çapında heyecan uyandıran devrimci bir liderdi. 1954’te dâhil olduğu ve 1959’da zafere ulaşan Küba devriminin Fidel Castro’yla birlikte en önemli figürlerinden biri ve özellikle Güney Amerika’da anti-emperyalizmin simgelerindendi. Yaşamına son veren kurşunlar efsaneyi çok daha büyüttü, Che’yi ölümsüz kıldı.

Fidel Castro ve Küba devriminin önder kadrosu içinde Kübalı olmayan tek isim Che Guevara’nın uzun yıllara, çetin mücadelelere dayalı dostlukları başlı başına bir inceleme konusudur. Hiçbir zaman keskin ve sert fikir ayrılıkları yaşamamış olsalar da elbette ki farklı yaklaşım sergiledikleri pek çok konu vardı, bunların başında da Sovyetler Birliği ve Çin’e dair değerlendirmeler geliyordu.

Castro 1960’ların başlarında Sovyetler Birliği’ne sadık kalmaya özen gösterirken, Che Guevara Kruşçev’in politikalarına ve SSCB’nin izlediği yola daha temkinli, daha eleştirel yaklaşıyor, biyografisini (“Che Guevara-Ölüm Nereden ve Nasıl Gelirse Gelsin, Can Yay., çev: Gülseren Devrim, 1977) yazmış olan Fransız gazeteci Jean Cormier’nin deyimiyle “Marksizm-Leninizmin Çin’de Sovyetler Birliği’ndekinden çok daha katışıksız uygulandığına inanmaya” başlıyor, Çin’in sosyalizm pratiğine çok daha sempatiyle yaklaşıyordu (s. 293).

MAO’YLA GÖRÜŞME

Cormier, Che’nin 1960 Ekim-Kasım aylarında Çekoslovakya, SSCB ve ardından Çin ziyaretiyle ilgili şu notu düşüyor:

“Moskova’dan 17 Kasım’da ayrılarak Pekin’e uçuyor. Havana basını, o günlerde, Çin’le Sovyetler Birliği arasında yaşanan gerginlik sebebiyle Çin konusunda Küba’da yaratılmış tabulara rağmen Che’nin milyonlarca Çinli tarafından alkışlandığını yazmakta tereddüt etmeyecektir. Castro’nun Havana’sı, Moskova’ya, kendisi gibi kızıl olduğu halde hoşlanmadığı büyük komşusu konusunda, ona ters düşebilecek bir hareketi göze almayacak kadar yürekten bağlıdır.”

Cormier’nin “Bu üç saat onun için hayatının en yoğun yaşanmış, en çok etkilendiği saatleri olacaktır. Çinli liderin onun gözünde çok büyük değeri vardır” dediği Mao Zedong-Che Guevara görüşmesi ve onuruna verilen akşam yemeği, Güney Amerikalı devrimcinin zihninde ve gönlünde önemli izler bırakıyor. Görüşmede Mao, Che ve yanındaki Kübalılara “Hepiniz çok genç görünüyorsunuz” diyor, Che’nin karşılığı şöyle: “Siz devrimi başlattığınızda biz doğmamıştık bile.”

“Revizyonizm” kavramıyla tanışmasının ötesinde, “Chancho” olan imzasını Çinlileştirerek “Chang Cho” şeklinde atmaya, kızı Hilda’yı “Benim küçük Mao’m!” diye sevmeye başlıyor… Bu ziyaretiyle ilgili Che’yi en çok üzen konunun ise Çin Seddi’ni görememek olduğunu öğreniyoruz Jean Cormier’nin kitabından.

ÇİN VE KÜBA DEVRİMLERİ

Bir diğer geniş hacimli biyografi çalışması “Nam-ı Diğer Che”nin (Everest Yay, çev: Gürsel Koca, 2004) Meksikalı yazarı Paco Ignacio Taibo’ya, “Che, SSCB ile olan ilişkilerden usandığını gösteren işaretler veriyordu” dedirten çok sayıda gelişmenin de etkisi büyüktür kuşkusuz; “Comandante”, Çin’e yönelik sempatisini ve merakını her fırsatta dile getirmiştir. Tabio, 1959’daki Hindistan temaslarından söz ediyor:

“Che ilk diplomatik gafını Nehru ve Indira Gandi’yle birlikte katıldığı yemek sırasında yaptı. Önündeki karidesli yemeği kaba bir iştahla yerken Nehru’ya ikide bir Mao Zedong ve Kızıl Çin hakkında ne düşündüğünü sordu. Aldığı tek cevap ihtiyatlı bir sessizlik oldu. Aralarındaki bu diyalog, sağır dilsiz konuşması gibiydi.” (s. 322)

Şu satırlar da ilginç:

“Eşitlikçilik ilkesine aykırı bürokratik işlemler; kötü planlanmış ekonomi; Sovyetler Birliği’nin Marksist görüntüsü ve o görüntüyü kurtarmak için yapılan yapay düzenlemeler. 1960’ta bunların hiçbirinin Che’nin siyasal kültüründe yeri yoktu.” (s. 340)

“ÇİN’DEN ÇOK ETKİLENMİŞE BENZİYOR”

Tabio’nun kitabında da Che’nin Mao’dan ve Çin’den çok etkilendiğine dair, yukarıdakine benzer satırlar yer alıyor:

“Birkaç ay sonra Küba halkına yaptığı televizyondaki konuşmasına bakılırsa Che, Çin’den çok etkilenmişe benziyor: Çin, Küba devriminin benzersiz bir olay olmadığını anladığınız ülkelerden biri kesinlikle.” (s. 358)

Alıntılar çoğaltılabilir, benzer aktarımlar yapılabilir ama şu kadarı yeterli; 1960 ve 1965’te iki kez Çin’i ziyaret eden ve tanıklıklarıyla coşkuya kapılan Che için bu ülke tıpkı Küba kadar özel bir anlam taşıyordu. Aynı biçimde Che de Çinlilerin gönlünde apayrı bir yer edinmişti. Örneğin, 1960 ziyaretinin 40. yılı dolayısıyla Çin Devlet Opera ve Tiyatro Akademisi’nin hazırladığı görkemli opera bu açıdan çok anlamlı bir içeriğe sahipti. Aynı biçimde çeşitli sosyal kampanyalarda halen sembol figür olarak Che’nin kullanılması, Çinlilerin en çok sevip saygı gösterdiği yabancı devrimcilerden biri olan “Chancho”nun bu ülkedeki popüleritesinin hiç eksilmediğinin kanıtlarından biridir.

Tunca Arslan