Birleşik Krallık, pandeminin izlerini silmeye çalıştığı bu dönemde İskoçya’dan gelen bağımsızlık talebi ile karşı karşıya. Aslında bu talep yeni değil, daha önce referandum yapılmasına rağmen henüz çözüme ulaşamamış bir konu.

İskoçya’da 6 Mayıs’ta gerçekleştirilen seçimin sonuçları, Birleşik Krallık açısından oldukça önemli zira bağımsızlık yanlısı İskoç Ulusal Partisi (SNP), 120 üyeli İskoç parlamentosunda 64 koltuk kazandı. SNP, 1 oyla mutlak çoğunluğu sağlamayı kaçırdı ancak sekiz oy alan bağımsızlık yanlısı Yeşillerin desteğiyle iktidarı kurmayı başardı. Bu sonuç, bağımsızlık taleplerini yeniden gündeme getirdi. Seçimlerin ardından parlamentoda üst üste dört defa sandıktan birinci çıkan SNP lideri Nicola Sturgeon, sonuçları “tarihi ve olağanüstü” diye nitelendirerek, yeni bir bağımsızlık referandumuna dikkat çekerek, öncelikle ekonomik ve sosyal konulara ağırlık vereceğini belirtti.

İskoçya’daki ilk bağımsızlık referandumu, 18 Eylül 2014’te yapılmış ve yüzde 55 ile ret oyu çıkmıştı. Fakat, “hayır” oylarının kazanmasının en önemli nedeni, İskoçların Avrupa Birliği (AB) içinde kalma isteğiydi. O dönem İşçi Partisi, bağımsızlığını kazanması halinde İskoçya’nın direkt AB’nin dışında kalacağına ilişkin propaganda yapmıştı dolayısıyla referandum sonucunda bunun etkisi olduğuna sıklıkla vurgu yapılıyor. İskoç seçmen, 23 Haziran 2016’da yapılan referandumda ise yüzde 62 gibi bir çoğunlukla Brexit’e “hayır” oyu kullanmıştı. İlk referandumda her ne kadar AB üyeliği isteği bağımsızlık duygusunu bastırsa da bağımsızlıktan yana olanların sayılarının arttığı öngörülüyor. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, siyasi ve ekonomik nedenleri göz önünde bulundurarak bağımsızlığın faydalı olmayacağını düşünenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok.

İSTİKRARLA ÖZDEŞLEŞEN BİRLEŞİK KRALLIK’TA BAĞIMSIZLIK SESLERİ

Liderler açısından baktığımızda gerek İskoçya Özerk Yönetimi Başbakanı Nicola Sturgeon gerekse İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın arkalarında büyük bir destek var, her ikisi de uzun zamandır iktidarda olan partilerinin seçim kazanmaya devam etmesini sağlıyor.

Boris Johnson, referanduma karşı. SNP lideri, Johnson’ın bu tutumuna yönelik açıklamasında “referandumun temel bir demokratik hak” olduğunu ve Johnson’ın İskoçların iradesini sınırlamak için geçerli bir gerekçesi bulunmadığını” söyledi. Johnson, ikinci bir referanduma karşı olsa da engelleyemez, nihayetinde onaylamak durumunda. Konu referandum olduğunda, İskoçya’da özerk bir yönetim kurulmasını öngören 1998 tarihli kanunun yönetim biçimiyle ilgili düzenlemeleri, Johnson’ın altını çizdiği en önemli nokta. Zira İskoçya’nın yeni referandum düzenleyebilmesi için 1998 tarihli İskoçya Yasası’nın 30. maddesi gereği Birleşik Krallık hükümetinden izin alması gerekiyor.

Sturgeon ise son günlerde Johnson’a yönelik sert söylemleriyle dikkat çekiyor. Öyle ki, Johnson’ın demokrasiye inanmadığını ve referandum isteyen İskoçya halkının isteklerini önemsemediğini dile getiren Sturgeon, İskoçya Parlamentosu’nda bağımsızlık yanlılarının çoğunlukta olduğunu söylüyor ama uzmanların büyük kısmı toplumda bir bölünmüşlüğün hakim olduğu görüşünde. Özetle, Sturgeon bir referandum kararı çıkarabilir fakat bu karar toplumda karşılık bulabilir mi?, bu net değil.

Önümüzdeki süreçte, iki siyasinin biri, istediğini gerçekleştirmişken diğeri kaybedecek. Peki, İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılması mümkün mü? Böyle bir durum, Kuzey İrlanda’da da benzer bir durumun yaşandığı dört kurucu ülkeden (İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda) oluşan Birleşik Krallık’ta yeni bir bağımsızlık rüzgârına neden olur mu?

Brexit krizini geride bırakan Boris Johnson, AB ile varılan ticaret anlaşmasını büyük bir zafer gibi gösterse de bu zaferin tadını çıkaramadan çok daha büyük sorunlarla mücadele edecek gibi görünüyor. Şimdi yanıt aranan soru şu; “Birleşik Krallık yıllardır uykularını kaçıran parçalanma kâbusunu geride bırakabilecek mi?”

Tuğçe Akkaş