Haber: Ersoy İrşi

İlk yönetmenlik deneyimi “Nasipse Adayız”la büyük başarılar kazanarak son döneme damgasını vuran Ercan Kesal, aslolanın anlatmak istediğin dünyaya seyircini inandırmak olduğunu ve kahramanını bir röntgenci gibi takip ettiğini söyledi. Sinemamızın geleceğinden umutlu olduğunu belirten Kesal, bağımsız sinemanın yapımcı sorununun aşılması gerektiğini vurguladı.

Doktor, yazar, senarist, oyuncu ve yönetmen. Peri Bacaları’ndan hastane koridorlarına, film setlerine uzanan bir yolculuk. Nereye giderse gitsin değişmeyen yol arkadaşı, Anadolu. İstanbul’a doktorluk yapmaya geldiğinde şehrin Anadolu’sunda, sinemada Bir Zamanlar Anadolu’da.  Üç Maymun ve Anons’un senaryosu da onun kaleminden.

Peri Gazozu, Evvel Zaman, Nasipse Adayız, Cin Aynası, Bozkırda Bir Gece Yarısı, Zamanın İzinde, Kendi Işığında Yanan Adam-Tanıdığım Metin Erksan, Velhasıl kitapları. Bazılarına seçkin seslerden de ulaşmak mümkün. Nasipse Adayız’a Ahmet Mümtaz Taylan’dan, Velhasıl’a Şerif Erol’dan, Cin Aynası’n Vahide Perçin’den ve Peri Gazozu’na Nazan Kesal’dan, Storytel’de.

Yazarlık ve oyunculuk başarısıyla yetinmedi, 2020’de “Nasipse Adayız”ı beyazperdeye taşıdı ve ilk yönetmenlik deneyimine de imza attı. Kemal Güner ile tanık ettiği hepimizin hikâyesi, Rotterdam Film Festivali’ndeki ilk gösteriminden sonra Altın Koza’dan, İstanbul Film Festivali’nden SİYAD’dan ödülleri toplayarak geçti.  

Ercan Kesal ile “Nasipse Adayız”a dair meraklarımızdan sinemayı alımlayışına ve yaratıcılığının kaynaklarına, Anadolu’ya yüklediği anlamdan İstanbul’daki çabasına kadar konuştuk.

“O GECENİN ANLAMI YAŞAMI KADAR AĞIR”

Film adayın 24 saatini anlatıyor. Bu açıdan senaryosunu yazdığınız “Bir Zamanlar Anadolu” gibi 24 saatlik zaman geçidi. Bunu bir tesadüf olarak mı almalıyız yoksa artık Ercan Kesal’ın tarzı diyebilir miyiz? Film dilinde küçük zaman kesitlerine gömülmüş derinliği aramak bir amaç mı?

Esasında kısa bir zaman içine sıkıştırılmış mevzular senaryonun ruhuna hep daha uygun gibi gelir bana. Bu yüzden belki de yazarken öncesiz ve sonrasız bir halin peşine düşerim sıklıkla. Bilinen bir aforizma vardır; bir kum tanesinden tüm evreni tarif edebilirsiniz. Katılıyorum. O kum tanesi içerisinde evrenin tüm oluşum süreci, hafızası saklıdır çünkü. Filmdeki adamın o geceye yüklediği anlam o ana kadar yaşadığı tüm olayların yükünü taşıyacak kadar ağırlaşmıştır zaten.

“NE YAPARSAN YAP SAHİCİLİKTEN VAZGEÇME”

Filmde ritim ve zamanlamaların akıcılığı bir novella okuma hissi uyandırıyor. Ancak aynı zamanda arthouse işlerde pek görmediğimiz bir yaklaşım. Siz filmi hangi tarzda tanımlarsınız?

Her iki dünyada da bulundum, deneyimledim. Arthouse sinemanın ülkemizdeki iyi temsilcileriyle çalıştım, senarist ve oyuncu olarak. Popüler bir TV dizisinde 2 yıl boyunca her hafta bir uzun metraj performansıyla kamera önünde yer aldım. ‘Üç Maymun’, ‘Bir Zamanlar Anadolu’da ve ‘Anons’ filmlerindeki senaristlik süreçlerim de çok öğreticiydi. Şunu biliyorum; aslolan, anlatmak istediğin dünyaya seyircini inandırmak. Ne yaparsan, nasıl yaparsan yap sahicilikten vazgeçmeden derdini muhatabına anlatmanın bir yolunu bulmalısın.

Filmdeki asansör metaforunu izleyiciler “yükselememek” olarak algıladı. Anlam ve sinematografik açıdan asansör bu filmde nereye düşüyor?

Birçok tanımla ifade edilebilir; bir Numara ve avanesine katılamamak. Yüksek kata erişememek. Menfaat çetesine duhul edememek. Kutsal birlikteliğin parçası olamamak.

“FİLMLERİN DE CANI VARMIŞ!”

İlk yönetmenlik deneyiminizdi. Ercan Kesal’ın sinema dilinde, bakış açısında, olanaklar ve olanaksızlıklar açısından neyi keşfettirdi bu deneyim?

Evet, iyice anladım ki, sinema baştan sona bir yönetmen sanatıymış. Senaryo çekimler boyunca yazılmaya devam eden metinlermiş. Set baştan sona bir ilham kapısıymış. Filmlerin de canı varmış! Çoğu zaman neyi çekmesi gerektiğini yönetmene fısıldayan kanlı canlı organizmalarmış meğer. Onların sesine kulak vermeyi bilmek lazımmış.

Film gerçekçilik üzerinde, bir anlamda kurmaca bir belgesel gibi. Bu tercihinizi belirleyen senaryo mu? Yoksa sizin sinema kavrayışınız mı?

Benim üslubum diyebiliriz, belki. İdeal sinemanın, kurmacayla belgeselin birbirine en fazla yaklaştığı alanda yer aldığını düşünüyorum. Oralarda geziniyorum.

“KAHRAMANI BİR RÖNTGENCİ GİBİ TAKİP ETMEK İSTEDİM”

Filmde takip kamera kullanmışsınız? İzleyicinin gözünü başrolden ayırmıyorsunuz? Bu tercihinizin sebebi nedir? Oyunculuk açısından da takip kamera ile çalışmanın farkı nedir?

Kahramanı bir röntgenci gibi takip etmek istedim. Adeta, sıradan bir düğünde video kameranın gelinle damadı takip ettiği gibi bir takip! Böylece hem onun ruh dünyasından hiç kopmayacak hem de arkadaki zor trafiği kendi olağan ve gerçekçi akışında sürdürebilecektim. Kalabalık ve çok diyaloglu sahneler sanki başka türlü çekilemezdi.

Plan sekanslar filmdeki gerçekçiliği güçlendirmek için mi yoksa özdeşleşmeyi artırmak için mi tercih edildi?

Yazarken hep okurla aramdaki mesafeyi kaldırmaya gayret ederim. Çekerken de seyirci dünyamın içine girsin ve kaybolsun isterim. Plan sekanslar buna çok uygun. Özellikle bu filmde tercih ettiğim bir yöntem elbette, ama bundan sonrakileri bilemem.

“MÜTHİŞ ŞANSLIYIZ”

Avanos’ta dünyaya geldiniz. Hekimlik sürecinizde de yine Anadolu’da yaşamınızı sürdürdünüz. Sizin için Anadolu’nun anlamı nedir?

Çok kültürlülük. Kavimler kapısı. Göç istasyonu. Halkların hafızası. Müthiş şanslıyız, bu coğrafyanın çocuğu olduğumuz için. Dünyanın başladığı ve bittiği yerdir Anadolu.

“BEN DE ONLAR GİBİ BİR GÖÇMENİM”

Okmeydanı’nda hastaneniz var. Okmeydanı, İstanbul’un içinde daha Anadolu yaşamını sürdüren bir semt. Hastanenizi burada kurmanızda bu durumun bir etkisi var mı?

Kuşkusuz. İstanbul’un etrafında yeni Anadolu kentleri kuruluyor, 1950’den beri. Yeni Giresun, yeni Sivas, yeni Rizeler. Ama, işin doğrusu buralar tanıdığım, bildiğim ve rahat ettiğim yerler aynı zamanda. Ben de onlar gibi bir göçmenim çünkü. Ben de bu şehirde tutunmaya yer yurt sahibi olmaya çalışıyorum. Tanıyorum onları. Dertlerini, umutlarını, korkularını, hırslarını, açmazlarını, hoyratlıklarını ve şefkatlerini.

“DURMAK, İLERİYE GİTMEKTEN ÇOK DAHA ZORMUŞ”

Bir konuşmanızda “Adaylık sürecinin sonunda en çok kendime kırıldım.” diyorsunuz. Neden?

Etrafımda şahit olduğum, uzak durduğum bu ilişki biçimine dâhil olmam, iktidar arzusuyla bu zillete katlanmam, kolayca başımı eğmem zannediyordum, yanılmışım. Herkesin kendini tanıyamadığı bir kör noktası varmış ve durmak, ileriye gitmekten çok daha zormuş. İyi oldu ama bunları öğrenmeme vesile olduğu için en azından müteşekkirim!

“BAĞIMSIZ SİNEMANIN YAPIMCI SORUNU AŞILMALI”

Türkiye’de sinemanın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Sinemamızda eksik olan ve ileri olan yönler nelerdir? 

Sinemamızın çok hareketli ve canlı bir platformu var. İnsanı şaşırtan ve heyecanlandıran hikâyeler, senaryolar okuyorum. Bize özgü senaryolara daha fazla kıymet verilmeli yine de. Çok iyi oyuncular izliyorum. Umutluyum elbette. Seyirciyle buluşmanın yolları çoğalmalı ve bağımsız sinemanın özellikle yapımcı sorunu aşılmalı.