Geçenlerde televizyon kanallarımızdan birindeki magazin programında genç ve şöhretli sanatçılarımızdan biriyle saray yavrusu evinde röportaj yapılırken, sanatçımızın mesleki başarısında ve dolayısıyla kazancının artmasında “feng shui”nin büyük etkisi olduğunu öğrenmiş oldum. Evini feng shui’ye uygun biçimde tasarlayan sanatçımız, “mekânın kendisine uğur getirdiğini” büyük bir inançla vurguluyordu.

Yalnızca içinde yaşam sürülen evler ya da çalışılan ofisler değil, örneğin mezarlar için de bazı prensipler geliştiren feng shui, Türkiye’de “Yatak odamız neden feng shui’ye uygun olmalı?”, “Ofisimizi feng shui’ye göre nasıl döşeriz?”, “Eve güzel enerji getiren feng shui bitkileri hangileridir?” gibi meraklarla gündeme gelirken, ilginçtir, doğum yeri Çin’de bugün pek de hoş karşılanmayan bir batıl inanç muamelesi görmekte.  

RÜZGÂRIN VE SUYUN GÜCÜ

Dilimize tam çevirisi “rüzgâr ve su” olan ama daha çok “toprak falı” olarak bilinen feng shui, dış ve iç mekânların insan yaşamını olumlu, pozitif biçimde etkilemesi için uygulanan bazı tekniklerin genel adı ve Çin kültüründeki varlığını bugün de belli ölçüde sürdüren enteresan bir konu.

Bu tekniğin örneğin, Türkiye gibi ülkelerdeki yansımalarının bir kazanç kapısı, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından uzun yıllar yasaklandığını, son yıllarda tekrar belli bir yaygınlık kazandığını da belirteyim.

Kökleri 2 bin yıl öncesine kadar dayanan feng shui, rüzgâr ve suyun gücünün evler üzerindeki etkisini araştıran bir bilim olarak ortaya çıkıyor. O zamanlar Çin’de hiç kimse bir feng shui uzmanına danışmadan, tabii yüklüce bir para ödemeden ne bir ev inşa eder ne de bir mezar yeri belirlermiş. Ünlü Çin klasiklerinden “Ritüeller Kitabı”nda feng shui, “merkezdeki uyumu, gök ve yeryüzünün doğru yerleri almasını, her şeyin doğru yönde gelişmesini sağlayan” bir teknik olarak tanımlanıyor. Wolfram Eberhard da “Çin Simgeleri Sözlüğü”nde şöyle diyor: “Önemli olan, doğanın güçlerini en iyi şekilde etkileyebilmek için düzenlemek ve yöneltmekti. Evlerin, köprülerin, duvarların, ağaçların vb. planlanması ve yerlerinin seçimi çok özenle yapılmalıydı.”

BEYAZ KAPLAN, YEŞİL EJDERHA

Aslında bugünkü coğrafya biliminin bir tür öncüsü, rüzgâr ve suyun hareketlerinin yaşam üzerindeki olumlu-olumsuz etkisini hesaplama tekniği gözüyle bakılabilir feng shui’ye. Bir yönüyle de köy ve kent planlamasının sonucu… Örneğin, feng shui ilkeleri gereği bir köyün sokaklarındaki bütün evler, aynı yükseklikte olmalı, hiçbir ev bir arka sokaktakinin manzarasını kapatmamalıydı. Tabii bunun ötesinde, kimi batıl inançlar da giriyor devreye; köylerin batısında yüksek ağaç olmaması, bu tarafta yaşayan “beyaz kaplan”ı kızdırmamak isteğinden kaynaklanıyor! Buna karşılık, yüksek ağaçların köyün doğu tarafında olmasının hiçbir sakıncası yok, çünkü bu yönün hâkimi olan yeşil ejderhanın buna itiraz etmediğine inanılıyor.

Bunun gibi, mezar yerlerinin seçimi de feng shui ustasının, bazen haftalarca sürebilecek kararına bağlı. Bu da “merkezdeki uyumu” sağlamak, mezarı rüzgârdan, yeraltı su akıntılarından korumak için gerekli kuşkusuz.

PAGODANIN TAMAMLAYICILIĞI

Bu çerçevede ilginç olan, feng shui etkilerinin zayıf olduğu yerlere tapınaklar inşa edilmesi… Bir köyün ya da şehrin yakınlarında akarsu varsa, suyun “iyi etki ve iyi gücü alıp götürme” olasılığı söz konusu olduğu için, doğanın ya da feng shui ustasının başaramadığı şeyi, bir pagodanın başarabileceği düşünülmekte.

Bir ev satın almak ya da yaptırmak isteyen herkes, evin güneş görüp görmediğini, hangi yönden rüzgâra açık olup olmadığını merak eder, araştırır ve ona göre karar verir. Feng shui, bunun birkaç adım ötesinde, çevreyle uyum içinde yaşabilmek için çevreyi belli ilkeler doğrultusunda düzenleme sanatı olma iddiasındaki bir teknik ki oldukça karmaşık kuralları var. Bir eve girer girmez tuvaletle burun buruna gelmek, mekânsal düzenleme açısından pek hoş ya da doğru bir şey değil ama kül tablasının nerede duracağının, bibloların nereye konacağının, resimlerin hangi ilkeler doğrultusunda nereye asılacağının da pek bir önemi yok bence. Mezarlarla ilgili olansa bence tümüyle beyhude… Bir Anadolu türküsünde dendiği gibi, “mezarımı derin kazın, dar olsun…” yeter de artar bile.

Tunca Arslan