CGTN / Hamzah Rifaat Hussain

İsrail güçlerinin ibadet eden Filistinlilere saldırmasıyla sonuçlanan El Aksa Camii’nde cuma günü çıkan gerginlikler izole bir olay ya da on yıllardır süren anlaşmazlığı belirleyen diğer faktörlerin yan ürünü olarak görülemez. Bunlar, her aktör, paydaş ve hükümetin diğerleri üzerinde etki sağlamaya uğraştığı geniş Orta Doğu’da daha köklü ve kutuplaştırıcı hale gelen görünüşte inatçı bir anlaşmazlıkla sonuçlanan, eski Donald Trump yönetiminin sürdürdüğü bölücü, kutuplaştırıcı ve tartışmalı dış politikaya ayrılmaz biçimde bağlantılıdır.

Gazze ve Batı Şeria’da gerginlikler mayalanmaya devam ederken, gerginlikleri ortadan kaldırmaya yönelik devlet adamlığı, feraset ve enerjik diplomasinin önemi küçümsenemez, bunlar olmadan bölgede şiddet barışın aleyhine varlığını sürdürecektir.

Bütün samimiyetimle, Kudüs’teki son şiddet Joe Biden yönetiminin bölgedeki politikaları için bir deney sunuyor. Bu politikalar anlaşmazlıktaki bir tarafa diğerinin pahasına hizmet eden ve İsrail’in koşulsuz tek taraflı desteklenmesini Filistinlilerin uluslararası yasalarda verilen haklarını korumakla dengeleyen, yılların Amerikan diplomasini inkâr eden ikilikler üzerine kurulmuştu.

Bu ilke Trump yönetiminin 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ile yüzsüzce ihlal edildi ve şiddeti azaltmayı amaçlayan 1993 Oslo Anlaşmaları gibi barış girişimlerinin ya da bunlara eşlik eden, iki devletli toplumu sağlamaya yönelik yol haritalarının aşağılanmasıyla sonuçlandı. Batı Şeria ve Gazze’de yıllar boyunca kaynayan gerginlikler ve El Aksa’daki son çatışmalarla sonuçlanan bu tür diplomatik hataların hepsi Biden’ın selefinin miyop dış politika önceliklerinin başka bir göstergesinden başka bir şey değil.

Dolayısıyla gidilen yolun düzeltilmesi sorumluluğu Biden yönetiminin üstünde olacak. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanlığının olaylara yönelik tepkisi, şiddeti kınarken, yerleşimler ve evlerin yıkılması gibi gerginlikleri artıracak tek taraflı adımlardan uzak durulması gereğini vurgulamak oldu.

TRUMP YÖNETİMİNİN FİLİSTİN TOPRAKLARINDAKİ MİRASININ YANSIMALARI

Batı Şeria’da son zamanlarda Yahudi yerleşim merkezlerindeki artışın, Trump döneminden kaynaklandığını unutmayın. Anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan veya barışı tesis etmeye yönelik tarafsızlığın ABD tarafından olmaması böyle çıkmazlarla sonuçlandı. Bu da durmuş ve umutsuzluğa düşmüş İsrail-Filistin barış çabalarının yeniden diriltilmesini gerektiriyor.

Ek olarak, eğer bu yeni yönetim gerçekte küresel olarak insan haklarını korumaya kararlı ise, o zaman bu tür vaatler subjektif ya da dengesiz olamaz. Biden yönetimi görev başlayalı beri, çoğunlukla gerçek kanıtlar olmadan ya da sahadaki gerçekleri bilmeden, Çin gibi ülkelerdeki sözüm ona insan hakları ihlalleriyle ilgilenme davasının borazanının çalıyor. Filistin konusunda, Orta Doğu’da ancak Trump dönemi politikalarının tersine çevrilmesi ve bütün tarafların Batı Şeria ile Gazze Şeridi’ndeki insan hakları ihlallerini açıklama konusunda ihtiyatlı olması gereğini vurgulayarak çözümlenebilecek, sübjektiflik riskleri Orta Doğu’da bir ateş topunu ateşleyebilir. Ancak o zaman, Orta Doğu’da Amerikan insan hakları anlatısını kaplayan bu sübjektiflik bulutu gerçekten dağılabilir.

Bölgedeki Kuveyt, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerin İsrail-Filistin çatışması konusunda aynı dönemde Amerikan müttefikleri olmalarına rağmen küçük farklara sahip politikalar ve tutumlar aldığını belirtmek de önemlidir. Örneğin, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Farhan, 2020’de kesin bir biçimde, Krallığın eğer Filistin egemenliği garanti edilmezse İsrail ile bağ kurmayacağını açıkladı.

Trump yönetiminin aksine Riyad’ın İran karşısındaki tehdit algısı ve Krallığın İsrail ile coğrafi yakınlığı onu ikiliklerden uzak dururken stratejik bir denge takip etmesine engel olmadı. Trump yönetiminin Filistin topraklarındaki mirası hem zehirli hem de bölücüdür. Son ayaklanma da bir tarafa diğerinin pahasına sarsılmaz bir destek vermenin bir seçenek olmadığını açıkça gösterdi.

Sorunun karmaşıklaşması ancak güven eksikliğinin giderilmesini vurgulayan gerçek bir küresel liderlik sergileyerek engellenebilir. Washington’ın Orta Doğu politikasının bir parçası olarak bunu sağlamak Biden yönetiminin önündeki asıl zorluktur.