Haber: Mehmet Kıvanç

Viyana’da Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) nükleer masaya dönmesini hedefleyen görüşme trafiği İran iç siyaseti bakımından büyük önem taşıyor. Görüşmeler Batı Asya’daki rekabet ve çatışma dinamiklerini yakından etkilemekle birlikte büyük güçler arasındaki rekabet ve mücadelenin de bir parçası olarak devam ediyor. 2015’te imzalanan nükleer anlaşmadan bu güne yaşananları ve yakın geleceğe nükleer masanın etkilerini, İran’ı yakından takip eden gazeteci Ramazan Bursa CRI Türk için değerlendirdi.

Nükleer müzakerelerde İran istediğini alabilecek mi? ABD yaptırımları kaldırmaya ne kadar hazır? Yaptırımların kalkması hangi etkenlere bağlı?

Temmuz 2015’te anlaşmayla sonuçlanan müzakere süreci İran içinde de sancılı bir süreçti. Muhafazakâr kanat, İran’ın ABD ile nükleer müzakerelere başlamasına muhalefet yapıyordu. İran İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Ali Hamaney, ‘hattı-ı kırmız’ kırmızı çizgi olarak ifade ettiği 8 şart belirlemiş, hükümete bu şartlardan taviz verilmemesi gerektiği talimatını vermişti. 2015 yılında anlaşma imzalandı, fakat İran’da bu kez 8 şartın bir kısmının korunamadığı üzerinden yeni bir tartışma başlamıştı. Ruhani hükümeti ve reformist kanat, anlaşmayı tüm itirazlara karşı savundu. ABD Başkanı Trump’ın Mayıs 2018’de anlaşmadan çıkana kadarki sürece baktığımızda; Ruhani hükümeti, anlaşma ile birlikte İran’da uzun olmayan bir zaman diliminde halka yansıyacak ciddi bir ekonomik refahın oluşacağı vaadinde bulundu. Ancak bu olmadı, fakat genel anlamda, uluslararası arenada anlaşma, İran’ın lehineydi.

İRAN’IN AVANTAJLARI

Müzakere süreci, 2015-2018 anlaşmanın yürürlükte olduğu süreç ve 2018 sonrası, ABD’nin anlaşmadan tek taraflı çekilip, İran’a yönelik ‘Azami Baskı Politikası’nı hayata geçirdiği süreç İran açısından ciddi tecrübelerle dolu. Dolayısıyla İran, bu tecrübe ile hareket ediyor, Amerika’ya, anlaşmanın olduğu döneme dönme şartını koşuyor ve bu konuda baskı yapıyor. Anlaşmanın imzacıları arasında yer alan bilhassa Çin ve Rusya’ya bu konuda İran’a destek veriyor. Diğer imzacı Almanya ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) daimi üyesi olan ülkeler de net bir şekilde ABD’nin yanında yer alamıyor. Biden, seçim döneminde bazı konularda söz vermişti; Paris İklim Anlaşması’na dönmek ve Nükleer Anlaşma’ya dönmek gibi. İran dosyasında da Malley gibi diğer isimlere kıyasla daha müspet bir ismi görevlendirdi. Bu tablo, ABD’nin anlaşmaya dönmeden İran’dan bazı tavizler koparmasını zorlaştırıyor. İlaveten, İsrail’in saldırıları da ABD’nin İran’a karşı elini zayıflatıyor. İran’ın, ABD’nin Mayıs 2018 pozisyonuna dönmeden, artırdığı uranyum zenginleştirme oranı gibi bazı konularda geri adım atması şu an da olası değil. Ayrıca, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu raporları da İran’ı destekliyor.

İsrail süreçten memnun değil. ABD nükleer anlaşmaya geri dönerse Tel Aviv nasıl reaksiyon gösterir?

İsrail rejimi, Nükleer Anlaşma’nın imzalanmasına ve öncesinde müzakerelere itiraz eden bir tavır içindeydi. Dolayısıyla, ABD’nin Nükleer Anlaşmaya geri dönmesine itiraz etmesi, İsrail rejiminin geleneksel politikasıyla uyumlu. ABD’nin Nükleer Anlaşmaya geri dönmesine Tel Aviv’den itirazlar gelir, ABD’nin teminatıyla bu itirazların dozu düşer. Yani tarih tekerrür eder. Fakat, dikkatle takip etmemiz gereken başka bir konu var; İran ile İsrail rejimi 1979 İslam İnkılabından bugüne savaş halindeler. Ancak ilk kez İran ile İsrail bu kadar sert bir şekilde karşı karşıya geliyor. İran ile İsrail Suriye, Lübnan, Irak sahasında ve denizlerde 1979 sonrası en büyük restleşmeyi yapıyorlar. Buna ilaveten Fahrizade suikastı ve Natanz nükleer tesisine yönelik bir süre önce yapılan saldırı. İran, İsrail’i suçladı. Netanyahu ise yaptığı açıklama ile adeta Natanz’a yapılan saldırıyı üstlendi. Fahrizade suikastı sonrası güvenlik zafiyeti tartışmaları başlamıştı İran’da, Natanz saldırısıyla güvenlik zafiyeti konusu yeniden İran’ın gündemine geldi. İran’ın bence şu an ana gündem maddesi bu; güvenlik zafiyeti konusu.

İran-Suudi Arabistan arasında Bağdat’ta nisan başında diyalog görüşmelerinin yapıldığını uluslararası basına yansıdı. Bu görüşme trafiği yaşandıysa zamanlama olarak nasıl yorumlamak gerekir?

İran’ın bölge politikasında olmazsa olmaz hedeflerinden biri; bölgede konuşlu yabancı güçlerin bölgeyi terk etmesi ve bölgenin başta güvenlik olmak üzere diğer tüm sorunlarının bölge ülkelerinin kendi arasında diyalogla çözmesi. Kasım Süleymani’nin katledilmesi sonrası İran, Süleymani’yi defnetmeden ABD askerlerinin Irak’ta kullandığı Ayn El Esed üssünü vurdu. Sonrasında yapılan açıklamalarda, Süleymani’nin asıl intikamının ABD askerlerinin bölgeden sökülüp atılması olduğunu söyledi. Ayrıca başta Dışişleri Bakanı Zarif olmak üzere üst düzey İranlı yetkililer, Suudi Arabistan’a birçok kez zeytin dalı uzattı. Cumhurbaşkanı Ruhani, Fars Körfezi’nin güvenliğini sağlamak için Körfez ülkelerine teklifte bulundu. Hatırlayacaksınız, Süleymani, Irak’ta katledildikten sonra, bir gün sonra dönemin Irak Başbakanı Abdulmehdi ile görüşeceği ve Suudi Arabistan’a verilmek üzere bir mektup teslim edileceği gündeme gelmişti. Yani İran Suudi Arabistan ile ilişkilerini normalleştirmeye uzak değil.

“SUUDİ ARABİSTAN SIKIŞTI”

Suudi Arabistan da İran’la ilişkilerini müspet anlamda belli bir noktaya taşımak isteyecektir. Zira, Yemen’de sıkıştı. 2015’te başlattığı Yemen Savaşı’nda hiçbir ilerleme kaydedemedi, hatta savaş kendi topraklarına sıçradı. Ensarullah Hareketi, Suudi Arabistan’ın Yemen’e sınır olan bölgesinde, kilometrelerce büyüklükteki geniş alanda istediği operasyonu rahatlıkla yapabiliyor. Ayrıca füzelerle defalarca Suud’un havaalanını ve üslerini hedef aldı. SİHA’larla ARAMCO tesislerini vurdu. Suud, Trump döneminde ABD’nin kendisini koruyamadığını, hatta Patriot hava savunma sistemlerinin aciz kaldığını tecrübe etti. Biden yönetimi ise, Trump dönemindeki gibi Yemen’de Suud’u desteklememeye karar verdi. Zira Biden, Yemen’de Suud’un başarılı olamayacağını anladı. Ayrıca Suud, içte de kaynayan bir kazan. Bölgeler arasındaki rekabet artıyor, huzursuzluk tırmanıyor. Suud Hanedanı ise tarihinin en ciddi iç çekişmesini ve mücadelesini yaşıyor. Riyad, bu kadar krizi aynı anda yönetebilecek devlet birikimine ve gücüne sahip değil. Dolayısıyla İran ve Suudlu üst düzey yetkililerin 9 Nisan’da Bağdat’ta görüştükleri iddiasının gerçek olması şaşırtıcı olmaz. Fakat, Financial Times görüşme iddiasını ortaya attıktan sonra İranlı bir yetkili El Meyaadin televizyonuna, Suudi Arabistanlı bir yetkili ise Arab News’e Financial Times’ın haberini yalanladı.

Haziranda İran’daki seçimler öncesi kurulmaya çalışılan nükleer masa, İran iç politikası bakımından nasıl sonuçlar doğurur?

İran seçimlerine kısa bir süre kaldı. Ve İran’da yapılacak bu seçim geçmiş seçimlere kıyasla daha mühim ve kritik. İran tarafı da haziran ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar bir masanın kurulabileceğini düşünmüyor. Biden yönetiminin, nükleer müzakere masasına yeni seçilecek İran yönetimiyle oturmayı tercih etmesi daha kuvvetle muhtemel. Dolayısıyla, nükleer masanın kurulmasının İran seçimlerine etkisinden ziyade Viyana görüşmelerinin seçimlere etkisinin ne olacağını konuşmak daha doğru. Viyana görüşmelerinin İran seçimlerine etkisini ise adayların netleşip kampanyaya başlama sürecinde daha net olarak görebiliriz.

Biden yönetimi İran’la anlaşıp Rusya ve Çin’e mi ağırlık vermek istiyor?

Biden’in önceki ay yayınladığı Geçici Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi çok önemli. Bu belge hem ABD’yi hem de içinden geçtiğimiz küresel dönüşümü anlamamıza ışık tutuyor. ABD, bu belgede artık dünyada tek güç merkezi olmadığını kabul ediyor ve güç merkezlerinin çoğalmasının ABD’nin önüne yeni tehditler koyduğunu ilan ediyor. Yine bu belgede ABD, küresel kuruluşlar üzerindeki etkinliğini kaybettiğini kabul ediyor. CFR’nin Haziran 2020’de yayınladığı küresel güç merkezlerinin yeniden şekillenmesini anlattığı ve geleceğe projeksiyon tuttuğu raporu çok önemsiyorum. ABD’nin mücadelesi listesinin birinci sırasında Çin’in olduğunu görüyoruz. Trump, Rusya ilişkilerini belli bir seviyede iyileştirip Çin’le mücadeleye yoğunlaşmayı amaçlamıştı ama olmadı. Rusya’nın seçimlere müdahalesi gibi iddialar ve devamındaki yargı süreci Trump’ın Çin’e planladığı yoğunlukta odaklanmasına engel oldu. Biden’ın da ilk sırasında Çin var, Rusya ise ikinci sırada. Hem ABD’den gelen açıklamalar hem de Geçici Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. ABD’nin Çin’e yoğunlaşması Çin ile Rusya’nın birbirine daha yakınlaşmasını sağlıyor. Küresel güç merkezlerinin yeniden şekillendiği bu dönemde ve küresel sistemin restore yapıldığı bu süreçte ABD ile Çin arasındaki mücadelenin daha sertleşeceğini söyleyebiliriz. Bu sertlik Çin ile Rusya’yı birbirine daha da yakınlaştıracak ve bu cepheye İran’ı da ekleyebiliriz. Küresel güç merkezlerinin şekillenmesi ve küresel sistemin restorasyon süreci bittiğinde bu mücadele yumuşama eğilimine geçecek. Bu sertlik döneminin 2030’a kadar hatta biraz daha uzun bir süre sürebileceğini söyleyebiliriz.