CGTN / Keith Lamb

BBC’nin Çin muhabiri John Sudworth, ailesinin Çin devletinin yarattığı risklerden kaçmak için nasıl “havaalanına koştuğunu” detaylandıran bir makale kaleme aldı. Onun söylediği bu risk, “Çin propaganda makinesi” tarafından reddedildi.

Propaganda, sahte haberlerin siyasi amaçlarla yayılması olarak tanımlanıyorsa, bu ironi onun üzerinde kayboldu. Makalesi, Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi’ndeki “zulümlere” atıflarla dolu ve Adrien Zenz’in bize Irak’ın kitle imha silahları fiyaskosunu akla getiren aynı çıkarlar tarafından ödenen uydurulmuş delillerine atıfta bulunuyor.

Sudworth, Çin’in “savaşçı kurt” diplomatlarından bahsederken, askeri-sanayi kompleksi ve batı hükümetleri tarafından finanse edilen ve derin devlet ön yargısıyla da tehlikeli “kanıt” uyduran Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü’nden (ASPI) alıntı yapıyor.

Sudworth, kendisini “özgür basının” bir savunucusu ve Çin halkını gördükleri kötü muamele hakkında “aydınlatmaya” çalışan bir kurtarıcı olarak konumlandırıyor. Bununla birlikte, paradoksal olarak, kendisini ulus ötesi tekel sermayesi ve aynı güce bağlı olan devletlerin medyası için bir propagandacı gibi gören yapısal ön yargıyı kabul etmekte başarısız oluyor.

Xinjiang’a gelince, BBC ve Sudworth, raporların arkasındaki yerleşik menfaatleri inceleyebilir ve kendi dünya görüşlerini halen göz önünde bulundururken rapor edilen rakamlardaki toplu tutarsızlıkları not edebilirlerdi. Bunun yerine, yeni bir soğuk savaşı körüklemeye çalışan derin devlet çıkarları için propaganda görevi görüyorlar.

Sudworth’un Çin karşıtı duyguları uyandırmaya çalışan (hatta farkında olmadan) bir ajan olarak yukarıda belirtilen rolü göz önünde bulundurulduğunda, sivil polislerin onu havaalanına kadar takip ettiği iddiası doğru olabilir. Elbette, kurtarıcı kompleksinin diğer tarafında, kişinin erdemini bir zulüm zeminine göre çerçevelemek için sürekli bir girişim var.

Sudworth’un makalelerini araştırırken beni şaşırtan şey, Çin hakkında söyleyecek iyi bir şeyinin olmaması. Çin’in 1 milyardan fazla insanının korkunç bir sefalet içinde yaşadığını hayal etmek yanıltıcı olur. Aslında, bu sadece Sudworth’un bir hatası değildir; Çin hakkında olumlu habercilik söz konusu olduğunda Batı’da bir medya karartması var.

ÇİN’E KARŞI BATI’DA MEDYA KARARTMASI VAR

Batı medyası doğru haber standartlarının zirvesini temsil ediyorsa, o zaman Çin’de gerçekten kutlanacak çok az şey olduğu sonucuna varmalıyız. Ancak 2004’ten beri Çin’in gelişiminin mucizesine şahsen şahit oldum ve yaşadım ve yoksulluktan kurtulan arkadaşlarımı gördüm. 750 milyondan fazla insanı yoksulluktan kurtaran Çin, benzeri görülmemiş bir insan hakları başarısının tanınmasını hak ediyor. Yurt dışına yönelik gelişmeye başlayan orta sınıf seyahatleri ve Çin’in çevresi yıldan yıla iyileşmeye devam ediyor. Bu nedenle, Çin’in gerçek kusurlarına rağmen, Batı medyası onunla ilgili her bir olumsuz makale için iki olumlu makale yayınlasa bile, sahadaki hayranlık uyandıran olayları temsil etmeyecektir.

Bunu göz önünde bulunduran Sudworth, Çin’in bazı yabancı medyayı engellediğine işaret etmesi tamamen anlaşılabilir. Çin vatandaşlarının manipüle edilmesine gerek yok. Onlara hayatın bu kadar iyi olduğu bir zamanda korkunç bir sefalet içinde yaşadıklarının, tam bir destekten yararlandıkları bir zamanda Çin yönetim sistemine karşı olduklarının ve liberal sistemin küresel güneyde başarısız olduğu bir zamanda bu aynı sisteme ihtiyaç duyduklarını kendilerine söylenmesine gerek yoktur.

Batılılar ve özellikle Batı medyasındakiler, bunu akılda tutarak kurtarıcı komplekslerini bırakmalıdır. Hakikat, Sudworth gibi muhabirlerin tekelinde değil ve Çin’in engelledikleri özgürleşmesine katkı yapmıyorlar. En kötüsü, daha önce de belirtildiği gibi, “tarafsız” bir gözlemci olarak, kendilerini destekleyen maddi çıkarları tanımıyorlar.

Bu kurtarıcı kompleksinin arkasında, dünyayı kendi tekeline boyun eğdirmeye çalışan hegemonizmin gücü gizlidir. Buna karşılık, bu kurtarıcı kompleksi, kişinin hakikatin tekeline sahip olduğuna yanlış bir şekilde inanmasından kaynaklanmaktadır. Bu durumda Batılı muhabirler, Çinli “vahşilere” ve küresel güneyin geri kalanına aktarmaya çalıştıkları liberal aydınlanmanın gücünü somutlaştırdıklarına inanıyorlar. Bu emperyal zihniyet, Çinlileri (ve küresel güneyi) bir boyun eğme konumuna yerleştirdiği için küçümsüyor. Sonuç olarak, bu pozisyonda olan yabancılar Çin’in deneyimlerinden çok az şey öğreniyorlar.

Aslında, şahsen şahit olduğum gibi, bu tür bireyler, temsil ettiklerini iddia ettikleri kitlelerle yeterince etkileşime girmek için yeterli Mandarin’e nadiren sahipler. Bu cehalet, misyonerlik gayretlerinin baloncuğu içinde kalmalarına izin verir.

Böylece, bu düşünce tarzı ile bu kendi kendine empoze edilen bilgi hiyerarşisi ile Çinlilerin kendilerini sözlü olarak savunmaya yönelik hafif girişimleri bile, Çin halkına yerlerini bilmelerini ve “küstahlaşmamalarını” söyleyen “savaşçı kurt” etiketiyle reddedilir.