CGTN / Thomas O. Falk

Avrupa Birliği (AB) için Covid-19 salgını zaten çok iyi bilinen konuları daha da belirginleştirdi. Blok büyük oranda yabancı tedarik zincirlerine bağlı. Avrupa Komisyonu gelecekteki darlıkları engellemek için şimdi sanayi stratejisini güncelliyor. Bu güncelleme ham maddeler, yarı iletkenler, aktif ilaç bileşenleri, piller, hidrojen ve bulut teknolojilerini içeriyor. Bütün bu altı alan komisyon nihai derinlemesine analizini sunmadan önce derinliğine incelenecek.

AB, darlıkları yönetmek için tutarlı bir yol gibi görünen bir şekilde, aynı zamanda gelecek için asli bir soruyu da soruyor; serbest pazar ilkeleri uygulanmaya devam edecek mi, yoksa blok artan biçimde korumacılığa bağlı, Amerika Birleşik Devletleri’nden (ABD) yana ve Çin’e karşı olmanın eşiğinde mi? AB içinde bile bu soru konusunda bir uzlaşma yok.

Brüksel açıkça kabul etmeye istekli değil ama kendi sanayisini uluslararası rekabetten korumayı amaçladığı sanayi stratejisi geleneksel değerlerden bir uzaklaşma ve aslında potansiyel olarak zararlı korumacılık yönünde önemli bir adım.

Bu haliyle, AB her şeyden önce, gelecekte uluslararası piyasalara erişimlerini engelleyerek devletin sübvanse ettiği şirketlere karşı kendini korumayı amaçlıyor. Bu bağlamda Çin doğrudan anılmasa da, Brüksel’deki herkes bu mekanizmaların kimi sınırlamak istediğini biliyor. Her şeyden öte, AB’ye göre, Çin’in sübvansiyonları uluslararası rekabeti bozuyor. Ancak, uygun bir konumda olmak adına piyasalara erişimi sınırlandırmak utanmaz bir araç, özellikle de Brüksel on yıllardır açık piyasalardan yararlandığı ve aslında sömürdüğü için.

Örneğin, Avrupa tarımı küresel rekabetçilerin bir tarafa itilmiş hissettikleri bir biçimde sübvanse etti. Çin’in küresel bir rekabetçi haline geldiği gerçeği serbest ticaretin faydaları ve rekabetin yararlı etkileri gibi piyasa ekonomisi fikirlerini aniden geçersizleştirmez. Piyasa ekonomisinin kendisini savunma yeteneği ile tanımlandığı ileri sürülebilir. AB de buna uygun biçimde kısıtlamalar yoluyla kendisini koruyarak rekabet içinde güçlü kalmanın yollarını ve araçlarını bulabilir. Ama bu kaygan bir zemindir. Avrupa gerçekten Washington’ın Beijing’e karşı ticaret savaşına bir destekçi olarak katılmaya ve böylece, ne yazık ki, Önce Amerika sloganına göre devam eden kopma stratejisini izlemeye kararlı mı? AB’nin bakış açısından, kopuş özellikle cazip görünmüyor.

RİSKLER BÜYÜK

Üç büyük ekonomik blok, Çin, ABD ve AB, birbirlerinin önemli ticaret ortakları. Bu yakın karşılıklı bağımlılık zayıflıklar yaratıyor.

AB’nin kendisini Çin’e karşı korumasını ve böylece bir şekilde izole etmesini istiyorsa, bunu yapabilir ama ekonomik belirsizlikler çağında bu tür bir stratejisinin maliyetlerini de belirtmek zorunda. Bu AB için yel değirmenlerine karşı bir savaş olacaktır. Çin’in yatırımlarına de facto Amerikan tarzıyla saldırma fikri, ortak bir dış politika belirlemeye gücü yetmeyen biri olsa bile, Brüksel ne kadar sık küresel egemenliğini vurgulasa bile, en iyi durumda kötü düşünülmüş görünüyor, en kötü durumda ise ticarette kesilmelere ve açıklara neden olabilecek bir yanlış hesaplama gibi görünüyor.

Ek olarak, üye devletler arasında bile, gelecekte izlenecek yol konusunda bir anlaşma yok. Örneğin Fransa, Brüksel’in müdahalelerini artırmasından yana. Bunun aksine, Hollanda, İrlanda ve İskandinav ülkeleri gibi, geleneksel olarak ekonomide liberal olan ülkeler açık piyasanın kendi kendisini düzenlemesini tercih ediyor.

Basit fikir ayrılıkları gibi görülen bu şeyler Avrupa’nın sanayi stratejisinin yayınlanmasını bir ay geciktirdi. Bu konuda ortak bir zemine ulaşmak, AB’nin toparlanma fonları gibi önceki önemli konularda uzlaşma sağlamakta çektiği sıkıntılar dikkate alınırsa, kolay değil.

Bütün bunlar Avrupa’nın Amerika’ya yüz çevirmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Ama nihayetinde planları konusunda samimi olmak zorunda. Aynı zamanda Avrupa politikasının asıl olarak, Washington ile Beijing arasındaki süper güçler düellosu tarafından değil de, ekonomik ve jeostratejik çıkarlar tarafından belirlenmesi gerektiğini açıklığa kavuşturmalı. Kendi kimliği olmadan bu ikisi arasında sıkışmış olmak Avrupa’nın yüce ekonomik görüşlerine yararlı olmayacaktır.

Evet, salgın Avrupa’nın bağımlılığını ve daha büyük özerkliğin benzer bir durumun tekrar olmasını engellemeye neden yardımcı olacağını ortaya koydu. Ancak, Çin ile ABD’yi yakalamak için elinden gelenin en iyisini yapıyor ama serbest piyasaya modelinden uzak ve gelecekte daha fazla düzenleme ile korumacılık peşinde koşmanın eşiğinde olabilir. Eğer durum böyleyse, Avrupalılar haklı olarak Brüksel’in bu strateji değişikliği için hangi bedeli ödeyeceğini sorarlar.

Her şeyden öte, Avrupa’ya yönelik en büyük tehdit Washington ya da Beijing’den değil, kendi değerlerini terk etmesinden geliyor ve bu değerlerin arasında serbest piyasa ekonomisine dayalı olanlar da var.