CGTN / Freddie Reidy

Japon hükümetinin 1 milyon tondan fazla arıtılmış radyoaktif suyun denize boşaltılmasının planlandığını duyurması küresel endişe yarattı.

Radyoaktif su, 2011 Fukushima nükleer felaketinin ardından temizlik operasyonunun bir parçası olarak depolanıyor. Bu felaketin devam eden sonuçları, potansiyel nükleer enerji tehlikesinin ve hem küresel nükleer güvenliği yönetmek hem de insani, ekolojik ve çevresel etkilere karşı koruma sağlamak için sıkı kontrollerin gerekliliğinin ciddi bir hatırlatıcısıdır.

Japon kabinesindeki bazı muhaliflere rağmen, Yoshihide Suga’nın hükümeti, boşaltımın en iyi hareket şekli ve “en gerçekçi” yol olduğu sonucuna vardı. Tokyo Elektrik Enerjisi Şirketi (TepCo), 10 yıllık bir program çerçevesinde iki yıl içinde ilk partiyi denize bırakma rotasına girdi.

Boşaltma işlemi, Fukushima bölgesinin zaten yok olan kıyı balıkçılığı endüstrisine büyük bir darbe olarak görülüyor. TepCo’nun karşı karşıya bulunduğu en büyük zorluklardan biri, sudaki diğer izotoplar gibi çıkarılamayan gizli trityumdur. Yine de trityum ile kirlenmiş az miktardaki suyun güvenli bir şekilde bırakılabileceği kabul edilmiştir.

Pek çok hükümet tarafından karbon nötrlüğü hedeflerine ulaşmada hayati bir araç olarak görülmesine rağmen, nükleer enerji beraberinde güvenli operasyonlar sırasında ve büyük olaylardan sonra nükleer atıklarla nasıl güvenli bir şekilde başa çıkılacağına dair içsel bir sorunu taşır.

Atıkların etkili bir şekilde depolanması, küresel nükleer güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Yetersiz depolama yöntemlerinin örnekleri çoktur, Almanya’da bir vakada, Saksonya’daki Sovyet döneminden kalma bir atık çöplüğü, potansiyel bir ölümcül olaya mahal vermemesi için onlarca yıllık çalışma gerektirecektir. Almanya Çevre Bakanı Svenja Schulze, “Almanya’da nükleer enerjiyi üç kuşak çalıştırdı ve şimdi 30 veya daha fazla kuşak bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalacak.” diye açıklama yaptı.

Nitekim, önceki neslin sonuçlarıyla uğraşan bir nesildeki adaletsizlik hissi, Japonya’nın komşularının hayal kırıklıklarına ve endişelerine benzer. Çin ve Güney Kore, Tokyo kararından duydukları endişeyi dile getirdi. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhao Lijian, Japonya’yı “sorumlu bir şekilde hareket etmeye” çağırdı. YTN, Güney Kore’nin Japon büyükelçisini çağırarak ve bölgedeki nükleer izlemeyi artırma niyetini belirterek bir adım daha ileri gittiğini bildirdi.

JAPONYA SORUMLU BİR ŞEKİLDE HAREKET ETMELİ

Bölgenin endişelerinin aksine, Amerika Birleşik Devleti’nin (ABD) radyoaktif suyu serbest bırakma kararını onayladığı ve tesisin boşaltımına devam ettiği izlemini veriyor. ABD Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, “Japonya’nın seçenekleri ve etkileri tarttığını, kararı konusunda şeffaf olduğunu ve küresel olarak kabul edilen nükleer güvenlik standartlarına uygun bir yaklaşım benimsemiş gibi göründüğünü” belirtti.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) Genel Müdürü Rafael Mariano Grossi, “Okyanusa salınmanın başka bir yerde de yapıldığı, bunun yeni bir şey olmadığı ve burada skandal bulunmadığı” açıklamasını yaparken, hem bölgede hem de komşu ülkelerdeki endişe atıktan kurtulmanın izlenmesi ve kontrol edilebilen hızdaki potansiyel etkileridir. Bunlara ek olarak vatandaşların güvenliğini korunmanın yanı sıra, onların geçim kaynaklarını koruma görevi duygusudur.

Trityumu ortadan kaldırmanın yadsınamaz zorluğu bilinirken, TepCo aynı zamanda radyoaktif suyu depolamanın yıllık 100 milyar yen maliyetini azaltmanın da faydasını görmektedir ki bu, eğer hızı değilse, bu bertaraf yöntemini yürütme motivasyonlarını sorgulayan bir gerçektir. Greenpeace Japonya, hükümeti “Fukushima halkını bir kez daha başarısızlığa uğrattığı için” lanetlerken, Ulusal Balıkçılık Federasyonu Başkanı Hiroshi Kishi, Başbakana, ikili görüşmelerde duyduğu endişeyi yineledi.

Trityum küçük dozlarda zararsız olsa da, 12 yıllık bir yarılanma ömrüne sahiptir ve hazmedilebilir. Bu durum, sadece Fukushima’nın çevresindeki sularda ve ötesindeki balık pazarının itibarı açısından, büyük olasılıkla önemli ekonomik zorluklara neden olacaktır. Sektörün ve bölgedeki diğerlerinin karşı karşıya olduğu zorluğun bir örneği, 2011’de eski kabine sözcüsü Yasuhiro Sonoda’nın Fukushima Daiichi fabrikasından bir bardak arındırılmış su içerken titreyen elinin güçlü ve kalıcı görüntüsüdür.

Böylesi bir endişe seviyesi, bölgenin ve diğerlerinin, insanları sularının, yiyeceklerinin güvenliği ve doğal çevrenin sürdürülebilirliği konusunda ikna etmede karşılaşabilecekleri zorlukları temsil ediyor. Bu nedenle, geçen yüzyılın en büyük insani felaketlerinden birinin ardından toparlanmanın bir sonraki bölümünde ulusların ve bölgelerin aynı şekilde ihtiyat, gözetim ve fikir birliği çağrısında bulunması şaşırtıcı değildir.