Ersoy İrşi

Kültür hayatımızdaki dönüşümlere dikkat çeken şair, yazar Onur Caymaz, “Kültür hayatımıza dair umutsuzluğu anlamak için Beyoğlu’na bakmak yeterli. Açarsın bir Sait Faik kitabı, onun yaşadığı Beyoğlu ile bugüne bakarsın ve niye o adamın Sait Faik olduğunu anlarsın.” diye konuştu. 

Tanpınar’ın Huzur’undan Beyoğlu sokaklarına, Hitit’ten Bizans’a, Hektor’dan Çanakkale siperlerine, Dante’den Yunus Emre’ye, dil ve kültür kavramlarına uzanan bir yolculuk. Şair, yazar Onur Caymaz ile yazarların üretim süreçlerini, karşılaştıkları durumları, kültür ortamını ve şehrimizin, kültür sanat dünyamızın yaşadığı dönüşümleri konuştuk.

“YALNIZLIĞA VE PARASIZLIĞA MAHKÛM KALMA DURUMU YÜKSEK”

Türkiye’de bir yazarın alımladıkları, etkilendikleri ve bugünün kültür sanat ortamında karşılaştıkları nelerdir?

Türkiye’de yazar olmak dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi zor ve zorun üstesinden gelebilenlerin yapabildiği bir iş. Bizim gibi ülkelerde her işi yapmak zor gerçi ama yazar olmak biraz daha zor. Mesleğin ne diye sorulduğunda yazarım dediğimde ‘Ne üzerine, yazdıklarınız gerçek mi?’ gibi sorular geliyor. Bir arkadaşım doğum günü pastasının üzerine söz yazmam için beni aramıştı. Türkiye’de çok meşhur bir yazar değilseniz yazar olarak geçiminizi idare ettirmeniz bir meseledir. Burada da başka işler yapmak zorunda kalmak devreye giriyor. Bu bizim geleneğimizde de var. Büyük usta Orhan Kemal, Yeşilçam’a parasal değerinin çok altında senaryo yazıyordu. Hatta Attila İlhan bir gün Orhan Kemal’e ‘Üstat rayiçleri biraz yükselt. Senin yüzünden biz de aç kalıyoruz.’ der. Ama ne yapsın Orhan Kemal, akşam eve ekmek götürmek zorunda. Fikret Otyam’la mektuplaşmalarında bunlar var. Yazar kendi istediğini yazacaksa yalnızlığa ve parasızlığa mahkûm kalma durumu yüksek. Bunlar kişisel dünyamızda olanlar.

Genel mecrada yazar olarak var olmak da yine kolay değil. 1980’ler öncesinde ortalama bir insanın günlük konuşmada kullandığı kelime sayısı 300 civarındayken bugün 10’lara 20’lere inmiş durumda. 13. yüzyılda Dante’nin ‘İlahi Komedya’da kullandığı tekil kelime sayısı 12 bin. Peyami Safa’nın külliyatında kullandığı kelime sayısı 15 bin. Ama bugün 20 kelime ile konuşan insan kitlesiyle karşı karşıyayız. Buraya nüfuz etmek çok zor.

“STENDHAL GİBİ SÖYLEYEBİLME İHTİMALİMİZ DE ÇOK AZ”

İkinci olarak 1960’ların ortamına bakıyoruz, yazarlar okullara gidiyorlar, Halkevleri’nde konuşmalar yapıyorlar. Tanpınar, 1940’larda gençlere Halkevleri’nde konuşmalar yapıyor, genç kızlarla kadın özgürlüğünü işliyor. Melih Cevdet oyun yazıyor, gazetede köşe yazısı yazıyor. Eskiden Cumhuriyet’te Mehmet Fuat, Selim İleri, Ahmet Oktay yazıyordu. Bugün ise Nagehan Alçı köşe yazıyor, Türkiye’de. Haldun Taner’in köşe yazdığı bir dünyamız vardı. Bunların çekilmesiyle birlikte bize daha kısır bir ortam kaldı. Kendi istediğin yazarlıkla bu ortam içinde karşılık bulabilmen çok zor. Bir yalnızlık doğuyor. Bu yalnızlık Stendhal’ın karşılaştığı yalnızlık gibi değil. Mesela Stendhal ‘Aşk Üzerine’ diye bir roman yazar ve 7 yılda 12-20 tane satar. Yayıncısı alay eder bu durumla. Stendhal ise ‘Ben onu gelecek yüzyıl için yazdım’ der. Burada onun görebildiği bir şey var, bir asır sonra toplumun kültür seviyesinin daha ileri gidebileceği. Ama bugün bizim Stendhal gibi söyleyebilme ihtimalimiz de çok az. Her geçen gün daha kısırlaşıyor. Olumsuz bir tablo da çizmek istemem, biz varız. Yazıyoruz, anlatıyoruz, aydınlanma mücadelesi veriyoruz. Ama olumsuz durum da çok. Geçenlerde atölyemde bir akademisyen arkadaşım anlattı. Bir öğretmen okulda yaratıcılık kelimesini yasaklamış. Böyle bir durumda ilerleyebilmek çok zordur. İlerlemek için mecbur olduğumuz bir kavram yaratıcılık. Genç insanlara böyle bir kısıtlama getirilirse sonrasında onlardan ne bekleyebiliriz.

Düşünmekten korkutuyor genç insanı ve yaşamı boyunca da düşünmemeye sevk ediyor.         

Evet. Sonrasında roman, şiir olmasa da olur diyecek. Çünkü şiir ve roman ihtiyacın eseridir. Düşünmezsen o ihtiyacı da hissetmezsin.  Ne diyor Cemal Süreya, ‘Dostoyevski’yi 17 yaşımda okudum. Sonra bir daha hiç huzurum olmadı.’

Öte yandan bir de roman, şiir pahalı. Zaten düşünme meselesini kapatmıştın üstüne ekonomik olarak da ulaşımını kapatıyorsun.

O zaman romanı, şiire kime yazıyorsun? Kaliteli okur diyeceğimiz 100 bin kişi. Bunun yarısı zaten yazıyor. Derdi sadece okumak olan 50 bin kişi kalıyor. Okur kadar yazar bizde. Herkes roman, şiir yazıyor. Bir eleştiri mekanizmamız yok. Edebiyat dünyasında çeteleşme de mevcut. Oradan geçemezsen ödül alamazsın, yayınevi çatısı altına giremezsin. Onları desteklemez, ideolojilerini beğenmezsen Ahmet Hamdi’nin dediği gibi ‘sükut suikastı’na uğrarsın.

Burası öyle bir ülke ki, herkes çok seviyor Tanpınar’ı. Peki Tanpınar yaşarken ‘Huzur’ romanı neden ikinci baskıyı yapmadı.

AH NARMANLI HAN!

‘Huzur’ romanını yazdığı yerde bugün maalesef Tanpınar’dan bir iz yok. Her yanı kafe. Aynı zamanda Abidin Dino’dan Nurullah Berk’e ‘D Grubu’nun ilk sergisini açtığı yerdir, Narmanlı Han. Handaki Mimoza Şapkacısı’nda açıyorlar. Bugün D Grubu’na dair de hiçbir şey yok orada.

Huzur’u yazdığı yerin altında kozmetik mağazası var. Mümtaz Nuran’a göz farı mı almaya gidiyordu…   

Narmanlı Han, Beyoğlu’nun yaşadığı dönüşümün de en net örneği.

Kültür hayatımıza dair umutsuzluğu anlamak için Beyoğlu’na bakmak yeterli. 44 yaşındayım 25 sene önce gece istediğim yerde Rock dinleyebilirdim. Türkiye’nin ilk heavy metal grubu Şebnem Ferahlar Beyoğlu’nda söylüyordu. Gündüz yolda gezerken Küçük İskender’i görürdük. Benim canımdı, dostumdu. Çok genç yaşta yitirdik, Türk şiirinin önemli bir ismiydi. Öyle kafeler vardı ki, Beyoğlu’nda. Kaktüs’e gidiyordum İlhan Berk’i görebiliyordum. Beyoğlu’nda Adam Sanat dergisinin yeri vardı. Dergilerin yeri Beyoğlu’ndaydı. Keza yine Beyoğlu’nda bira içebileceğimiz değişik yerler vardı. Ferhan Şensoy’u anacağım. Ferhan ağabeyin tiyatrosunun arka sokaklarında birçok sahaf ve farklı kafe vardı. Şimdi ise ya dürümcü var ya da hiçbir şey yok. Çiçek Pasajı’nın girişinde nefis salaş bir birahane vardı. Duvarlarında Galatasaray Liselilerin fotoğrafları yer alırdı. Beyoğlu her kesimden belirli bir insanın yaşadığı yerdi. Bunlar kaybolunca ne olur peki? Açarsın bir Sait Faik kitabı, onun yaşadığı Beyoğlu ile bugüne bakarsın ve niye o adamın Sait Faik olduğunu anlarsın. Bugün bir internet platformundan izlediğimiz filmleri Beyoğlu’nda sinemada izleyemiyoruz. Oysa Yeni Melek’te Emek Sineması’nda neler izlemiştim.

“BENİM ELİTTEN ANLADIĞIM HALİT ZİYA BEY’DİR”

Neyin yerine ne geldiği de çok önemli. İstanbul Araştırmalı Enstitüsü’nün iki yıl önce ‘Aralıktan Bakmak Meşrutiyet Caddesi’nden Bir Kesit’ diye bir sergisi vardı. Nasıl dönüştüğümüzü göstermesi adına çok önemliydi. Bugün otopark olan Tepebaşı’nda daha önce Tepebaşı Dram Tiyatrosu var. Orada Gazi Mustafa Kemal Atatürk de izleyici olmuş, Yalova Türküsü’ne. Nazım Hikmet’in de imzası var, ‘Renklerin Rüyasıdır Tango’ şansonun sözleri ona ait.

İşte bunu yok ederek Atatürk’ü de Nazım’ı da doğru anlamayan kitleyi yaratmış oluyorsun. Beyoğlu’nda buz pisti vardı. Şimdi alışveriş merkezi. Anna Karenina’nın başında da şehrin ortasında buz pisti vardır. Bugün Beyoğlu’nda buz patenini bırak doğru dürüst bir kitapçı, kafe kalmadı.   

Bunlar söyleyince vay işte elitler. Bu konu da çok önemli. Evet elitim. Elit olmak Abdülhak Hamit, Reşat Nuri, Tevfik Fikret, Salah Birsel gibi olmak demektir. 5 maaş alanların bize elit demesi benim canımı acıtıyor. Ben kirada oturuyorum. Benim okuduklarım, izlediklerim, beğendiğim ressamlar senin hoşuna gitmiyor, diye bana elit demeye hakkın yok. Benim elitten anladığım Halit Ziya Bey’dir. Bu insanların da öyle büyük paraları yoktur. Türkiye’de insanlara son 20 yıldır böyle bir şey anlatılıyor. Ülkenin yazarı, sanatçısı tepeden bakıyor diye. Halbuki sen Beştepe’den bakıyorsun.

1980 öncesinin işlerine, filmlerine baktığımızda okuyan, yazan insanın saygı ile tasvir edildiğini görüyoruz. Şimdilerde ise durum çok farklı. Geçen yıl çok popüler olan hatta ‘bizi bize bizle anlatıyor’ diyerek övülen bir dizi vardı. Bize anlattığı da şuydu, doktor yerine tarikat şeyhinin tercih edilmesi. Elit tasvirini de izlenilen TV kanalı üzerinden yapacak kadar da yüzeyseldi.

Aslında bunların hepsi aynı çekilme sürecinin parçaları. Bütün kavramların da içi boşaldı. Halk dediğin de zaten biziz. Çocuklarını okutmaya, maaşıyla geçinmeye çalışan. Markete gittiğinde fiyat pahalılığına bakıp buna rağmen yazı yazmaya, kitap okumaya ve aynı dili konuştuğu insanları bir adım ileriye taşımaya çalışan biziz. Biz halkın bulunduğu her yerdeyiz. Ama maalesef Türkiye’de kültür hayatı hem bir çeteleşmenin hem de 15-20 yıldır üzerinde bir seçkinler damgası var.    

“CUMHURİYET KOYNUMUZA EMANET ETMİŞ”

Yaşadığımız dönemde çokça zorluk var ama bu coğrafyanın insanı olmak da büyük bir imtiyaz. Göbeklitepe’den Çatalhöyük’e, Sümer’den Urartu’dan Fenike’ye, antik Yunan’dan Roma’ya, Bizans’tan Osmanlı’ya kadar büyük bir medeniyet birikiminin, insanlık mirasının da üstündeyiz. Edebiyatın, sanatın, toplumun da ortaya çıkışı da burada.

Çok doğru bir yere temas ettin. Küçük bir anı anlatayım. Aksaray’da ‘Gelveri’ diye bir yer var. Oraya davet edilmiştim. Orada gece vakti inip dolaşmaya başladık. İnanılmaz bir durum, şehirdeki en geç şey bin yıllık. Kahvenin altında Hitit yer altı şehri var. Bizans’tan Hitit’ten Yunan’da çokça eser var.

Bunlar bizim bağrımıza emanet edilmiş. Camii, kilise hepsi bir.

Sabahattin Eyüboğlu’nun çok güzel bir tanımı vardır. Bizans da sensin, Osmanlı da sensin, Hitit de sensin, Antik Yunan da. Cumhuriyet bunların hepsini senin koynuna emanet etmiştir. Sen bunlarla bütünleşik bir insan olursun.

TROYA MÜZESİ’NDEN VE ÇANAKKALE ŞEHİTLİĞİ’NE

Sen Hektor’sun. Anadolu’yu savunuyorsun.

Tabii sen Hektor’sun. Ben şunu tavsiye ederim dinleyicilerimize, Troya Müzesi’ni gezsinler sonra da Çanakkale Şehitliği’ni gezsinler. Oradaki hikâye devam ediyor. Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı geminin adı Agamemnon’du. Neden bu Akdeniz bu kadar önemli. Çünkü uygarlık burada.

Atatürk kurum kuruyor adı ‘Sümer’. Ankara’nın eski simgesi Hitit.

‘Gelveri’de üçüncü yüzyıldan kalma kilise var. Sadece turizme açmak mesele değil. Bizimle yaşayan bir şeye ne kadar dönüştürebildik. Bugün bir Bizans müzemiz var mı?

Bizans’ı sürekli Batı’ya itmek gibi bir yanlış da var. Bu toprakların bir medeniyeti ve o da bizim. Ayasofya tartışmalarında da tekrar ortaya atılmıştı. Ayasofya’yı yapanlar Anadolulu. Aksine o Ayasofya Batı tarafından yağmalandı.

Tabii bütün bunlar bizim bağrımızdadır. Ama şu da var, Türkiye’de en zor şey Türk olmak.

Ama bazen Türk olmak kolay.

Bizim karşı çıktığımız ve bana kalırsa da galip geldiğimiz tartışmada da gördük. Buranın entelektüelinde de çok büyük sorun var. Türkçe edebiyat diye bir şey çıkardılar bizim karşımıza. Biz onu büyük mücadele ile geri püskürttük. Türk edebiyatı demekten erinen bir kitle var. Dede Korkut okuyorum deyince yan gözle bakıyor. İlyada ve Odysseia’yı okudum ve çok seviyorum. Bunu okurken sorun yok ama Dede Korkut’ta neden sorun var?

“NEDEN YUNUS EMRE SAYISI YAPILMADI?”

Halbuki dünya kabul ediyor. Dede Korkut UNESCO kültür mirası listesinde.

Tabii. Başka bir şey söyleyeyim. Bu ülkenin en köklü edebiyat dergisi Varlık. Bu sene Dante ve Yunus Emre öleli 700 yıl oldu. Mükemmel iki insan var önümüzde. Biri İtalyancanın büyük kurucusu diğeri Türkçenin büyük kurucularından. Varlık dergisi neden bir Yunus Emre sayısı yapmadı? Türkçe edebiyat sayısı yaptırmak zorunda bıraktık. Bir de Yunus Emre sayısı yaptırmak zorunda mı bırakalım?

Falih Rıfkı’nın yazılar yazdığı, o Falih Rıfkı ki, akaryakıt kelimesini dilimize armağan edendir. Yakup Kadri, Memduh Şevket gibilerin yazdığı dergide biz Yunus Emre sayısı göremiyoruz. Sen göremeyince ötekiler sahipleniyor. Dante sayısı yapıldı. Yapılsın da zaten Dante’nin Türkiye’de çok fazla konuşulması gerekir. Ama Yunus Emre de öyle.

KÜLTÜRÜN BELİRLEDİĞİ ŞEYDİR “MİLLET”

Özellikle de dünyamızın hümanizme bu kadar aç olduğu bir dönemde. Decameron Hikâyeleri’ni de okuyoruz da Yunus Emre diye de bir değerimiz var.

Mevlana’yı, Hacı Bektaş’ı, Yunus’u yurt dışında gelip insanlar araştırıyor. Bu da Türk-Türkçe meselesi gibi. Bunun adı ‘Türk edebiyatı’ ve içinde Cemal Süreyalar da var. Ama çıkıp diyorlar, Cemal Süreya Zaza’ydı. Hangi dilde yazarsan onun kültürüne armağan edilirsin. Kültürün belirlediği şeydir millet. Dil, kültür, millet diyerek genişleyerek gider. Millet olduğumuzu anlamak için iktidar partilerine ihtiyacımız da yok, dilimiz var. Bu dil Türk dilidir, çok eski bir dildir.