Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Kongre binasına yapılan saldırı bir dönüm noktası olarak anılacak. Şüphesiz ki, bu saldırı ifade özgürlüğü ve internet açısından da büyük önem taşıyor. Zira hem ABD başkanına hem de önde gelen destekçilerine yönelik yasaklar sosyal medyanın yanı sıra e-posta ve e-ticaret hizmetlerine de yayıldı.

Burada iki husus öne çıkıyor; ifade özgürlüğünü sınırlandırmak için dev ABD şirketlerine verilen korkutucu güç ve kasıtlı biçimde dezenformasyonu güçlendirerek elde ettikleri büyük kazanımlar…

İnternete ilişkin düzenlemeler ve yasaların büyümeyi teşvik etmek için oluşturulduğunu görüyoruz. Ancak bu endüstri önü kesilemez bir “güce” dönüştü. Örneğin, sosyal medya şirketlerinin, platformlarının imkân verdiği faaliyetlerin sonuçlarına ilişkin yasal bir sorumluluğu bulunmuyor. Peki, bu doğru bir karar mı, neden gerekli düzenlemeler yapılmadı/yapılmıyor?

Facebook ve Twitter, kişilerin paylaşımlarını hükümetler kadar ya da onlardan daha fazla sınırlayabilir, kontrol edebilir veya sansürleyebilir. Şimdiye dek, bu tür firmalar, politikacıların açıklamalarının kamusal tartışmaya değer olduğunu savunarak onları nefret söylemi politikalarından muaf tuttu. Bugün şirketler ve politikacılar için cezasızlık o kadar büyüdü ki, işleyen bir demokrasiyle bağdaşmaz hale geldi.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ DEMOKRASİDEN BAĞIMSIZ DÜŞÜNÜLEMEZ

ABD başkanını çağın en güçlü iletişim platformlarından men etme kararı, tek başına bir Amerikan kavgasının tüm bileşenlerini içeriyor. Arka planda, internet düzenlemesine uzun süredir devam eden bir isteksizlik ve yasal boşluk bıraktı. Son olaylar, sosyal medyanın kalbindeki çelişkileri hiç olmadığı kadar açığa çıkardı. Öyle ki, hem Trump’ın destekçilerinin hem de muhaliflerinin tepkisi, bazı yöneticileri pişmanlık duymaya zorladı.

Sosyal medya platformu Twitter’ın kurucusu Jack Dorsey, Trump’ın Twitter hesabının kalıcı olarak askıya alınması konusunda açıklamada bulunarak, “Yasağımızla gurur duymuyorum ancak verdiğimiz karar doğruydu.” dedi. Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg ise 7 Ocak tarihinde, Trump’ın Facebook ve Instagram hesaplarını aktif olarak kullanmasının büyük risk olduğunu belirterek “barışçıl yönetim değişimi” gerçekleşene kadar askıda kalacağını bildirmişti. Geçen cuma günü itibarıyla Trump’ın söz konusu hesapları açılırken, bu platformlarda henüz herhangi bir paylaşım yapılmadığı görüldü. Trump’ın Twitter ve YouTube engelleriyse sürüyor. Bir başka sosyal medya platformu Snapchat de Trump’ın hesabını bir süreliğine askıya alıp daha sonra da kalıcı olarak kapatmıştı.

ABD dışındaki eleştirmenlerin yorumlarına baktığımızda, Washington’daki isyan ve Trump’ın tweet’lerinin engellenmesi, ülkenin sivil söyleminin ulaştığı noktanın bir işareti ve teknoloji şirketlerinin çok güçlü büyüdüğünün bir kanıtı olarak görülüyor.

Bu arada Avrupa cephesinden gelen iki önemli açıklamayı da hatırlatmakta fayda var. Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransız Finans Bakanı Bruno Le Maire dâhil Avrupalı liderler ABD’nin Başkanı Donald Trump’ın Facebook ile Twitter gibi sosyal medya platformlarını kullanmasının yasaklanmasından sonra, büyük teknoloji şirketleri üzerindeki düzenlemeleri güçlendirmenin gerekliliğini vurguladı. Avrupalı liderler, hesaplardaki şiddeti kışkırtan ve öven ifadelerin silinmesi ile hesapların kapatılması kararının özel şirketlerin yönetimindekilerin elinde değil, hükümetlerin elinde olması gerektiğini düşünüyor.

ABD “İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ”NÜN GERÇEK YÜZÜ

Trump’ın sosyal medyada susturulmuş olması gerçeği, sadece kapitalistlerin “ifade özgürlüğü”nü koruyan “ABD ifade özgürlüğü”nün asıl yüzünü gösteriyor. “ABD ifade özgürlüğü” herkesin konuşabileceğini garanti eden ayrımsız bir güvence değil. Trump, küçük bir seçkinin tekelindeki geleneksel medyaya güven duymadığı için başkanlığı süresince Twitter’ı halkına doğrudan seslenmek için kullandı. Trump böyle yaparak, ABD merkezli uluslararası sermayenin hizmetinde olduğuna inandığı ve güvenmediği medyanın tekelini kırabilmişti. Trump’ın Twitter’dan yasaklanması sosyal medyanın tarafsız bir alan olmadığını, aksine yerleşik tekelci çıkarların milyarder bir başkana karşı bile üstün geldiği alan olduğunu kanıtladı.

Trump iktidarda olduğu dönemde sosyal medya aracılığıyla tepki toplayan açıklamalar yaptı ama herhangi bir yasak uygulanmadı. Ancak bugün iktidarı kaybettiği için, birkaç ABD’li sosyal medya platformu eş zamanlı olarak, Trump’ın sessizliğinin gerçek siyasi senaryosunu yansıtan bir “sindirme” işlemini sahneye koydu.

Sonuç olarak, ifade özgürlüğünün sınırı ve kendisi, iktidarda olanlar tarafından tanımlanır. Trump seçimi kaybetti fakat ısrarcı davrandı ve Demokrat yanlısı sosyal ağlar tarafından “ifade özgürlüğü” sınırlarının dışına itildi. Malum ABD, demokrasisi ve hukukun egemenliği ile tanınıyor. Ama, son olaylar, açıkça siyasetin egemen olduğu bir toplumu gösteriyor. ABD ideolojisi ışığında anlaşılıyor ki, “ifade özgürlüğü” kuralları siyasi mücadeleler kapsamında tanımlanıyor.