CGTN / Hannan Rifaat Hussain

“Adalet, özgürlük, refah ve bağımsızlığın, babalarınızdan vasiyet olunan zengin mirasını siz paylaşıyorsunuz, ben değil. Size yaşam ve şifa veren güneş ışığı bana darbe ve ölüm getirdi. Bu 4 Temmuz senindir, benim değil.” Bunlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) kuruluşunun 76. yıl dönümünden kısa süre sonra, eski köle, verimli konuşmacı ve kölelik karşıtı Frederick Douglass’ın 1852 yılında yaptığı konuşmada kullandığı sözlerdi. Neredeyse iki yılda bir Douglass’ın sözleri birçok Amerikalının zihinlerinde yankılanıyor. Yine de bir ulusa ifade edilen ile uygulanan özgürlük, hürriyet ve eşitlik taahhütleri arasındaki fikir ayrılığını hatırlatmak çok canlıdır. 

Amerika’nın asırlık bağımsızlığının popüler yapıları, yabancı baskısına büyük oranda dirençli, konuşma, birlik, bireysel tercih ve demokratik süreklilikle insan özgürlüğüne tutkulu bir ulus inancıyla uyumludur. Ancak Amerikan toplumunun kölelikten kurtarılması ve övülen sivil halklar hareketi gibi tarihindeki çok önemli bölümler, Amerikalıların rekor bir yüzdesinin ülke çapındaki suçlarının onlarca yıldır en yüksek seviyelerde seyrettiği ve vatandaşların yönetime güveninin çok düşük seviyede olduğu dönemde bugün göz önüne alınmanın hasretini çekiyor. İdeal Amerikan demokrasisinin yakın zamandaki yakınmaları, silahlı şiddet, artan ırkçı zenginlik uçurumu ve sağcı popülizm gibi üçlü tehlikeyi kapsıyor. Bu üçü, ülkenin adil yönetimi için iç önceliklerine gölge düşürdü.

Geçen yıl ABD Anayasası’nın kendisinin kitleler arasındaki bölünmüş kabulü konusunda nasıl hayati bir ders verdiğini düşünün. Anayasa sadece protestocular için eşit hakların bir garantörü olarak görülmedi, aynı zamanda şiddet yanlısı çetelerin yasa koruyucuları korkutmak gerekçesiyle, Amerikan özgürlüklerini beyaz ayrıcalık öfkesiyle sınırlandırmak ve kimin yöneteceğine ve Amerikalı olmanın ne anlama geldiğine ateşli bir milliyetçiliğin karar verdiği bir senaryoya doğru çalışmak için kullanıldı.

Demokrat Partili Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, ocak ayında ABD Kongresi’ndeki olaylarla ilgili Temsilciler Meclisi’nin bu hafta başlattığı soruşturmada, “Gelecek nesiller demokrasimize nasıl değer verdiğimiz konusunda bizi yargılayacak.” dedi. 

BİR ÜLKE HENÜZ DERS ALMADIĞI BİR GEÇMİŞLE BARIŞABİLİR Mİ?

Dünyanın en eski modern demokrasilerinden biri -200 yılı aşkın bir süredir devam eden- henüz 200 günlük bir kuşatmanın köklerine inemiyor mu? Amerika’nın 4 Temmuz’da ne kadar düşünüp taşınması gerektiğini gösteren şaşırtıcı bir manzara, bu tür bir ciddi anın gelmesini devam ettiren yıllık kutlamalarının telaşının çok ötesindedir.

Dış politika açısından, yurt dışındaki Amerikan istisnailiğinin iç etkenleri, devlet ve halk arasındaki endişe verici birlikteliğini yansıtıyor. Devletin ülke içinde yetersiz seviyede temsil edilen toplumlara karşı orantısız güç kullanımı, ABD askeri gücünün dünya çapında orantısız uygulanmasını gösteriyor. Güney Asya’dan Orta Doğu’ya kadar tüm toplumlara diz çöktürüldü. Ve yine de egemen özgürlüklerin yok olmasına katkıda bulunan ABD’nin güç tavrı geri çekilemez, bunun yerine dünyanın başka bir yerinde gerginliğin artmasında bir vasıta olarak yeniden takdim edilir, “kurala dayalı bir düzen” kisvesi altında faaliyet gösterir. 

ABD’nin kuruluşunun 245. yıl dönümünde vatandaşlar ve Kongre üyeleri, uzun zamandır aranan ekonomik toparlanmada, sosyal olarak eşitlikçi mevzuat için büyüyen alanda ve geçen yılın aynı dönemine göre Covid-19 vakalarında 50 bin yeni günlük geri çekilmede biraz rahatlama bulabilirler. Ancak kurumsallaşmış ayrımcılığın, dış baskının, ideolojik üstünlüğün ve ateşli popülizmin tarihsel kalıntıları, Amerika’nın çok özgürlükçü ilkelerine açık bir tehdit olarak kabul edilmezse, tüm bunlar sembolizmdir. Temmuz 2009 tipik bir örnektir. ABD’nin ilk Siyah başkanı (Barack Obama), kölelerin inşa ettiği bir yönetim binasından Amerikan Bağımsızlığı Günü ruhuna hitap etti. Amerika’nın ırkçı bölünmeleri ortadan kaldırmak ve baskın dış politika amaçlarını küresel yarar için bir güç olarak gösterme şansı gibi anları yorumlamak affedilebilir. 

Fakat eski ABD Başkanı Obama’nın Amerikan siyasetindeki kendi tarihi bölümünün daha sonra ortaya çıkaracağı gibi, (ABD Başkanı Joe) Biden, (eski ABD Başkanı Donald) Trump’ın yerine geçse bile başkanlık yönetimindeki basit bir değişiklik ABD’nin çarpık ulusal bağımsızlık duygusunu düzeltmek için çok az yeterlidir. Obama anılarında, “Müslüman bir isme ve sosyalist fikirlere sahip bir Siyah Afrikalı’nın oğlu olmak… ABD hükümetinin tüm gücüyle onun yönetimi altında olması, onların (Amerikan vatandaşlarının) tam olarak ona karşı savunmak istedikleri şeydi.”’ dedi.   

Böylece Amerikan bağımsızlığının temel sorusu ortaya çıkıyor; bir ülke henüz ders almadığı bir geçmişle barışabilir mi?