CGTN / Jonathan Arnott

Avrupa Parlamentosu’nda geçirdiğim zaman süresince en büyük hayal kırıklıklarımdan biri, Avrupa Birliği’nin (AB) içinde bulunduğu her ticari anlaşmayı siyasallaştırmadaki mutlak kararlılığıydı. AB’nin ticareti, dünya çapındaki ülkelerin bağımsız politikalarına müdahale edebileceği yasal araçlar gibi algılamasıdır. Bu yaklaşım görüşmeye ve oylamaya tabi tutuldu. Bazıları bağlayıcıydı, diğerleri bağlayıcı olmayan önergelerdi, ancak birçok politika alanını etki alanına aldı.

Bir ülkenin kirlilik veya insan hakları konusunda kötü bir sicile sahip olduğu düşünülürse Avrupa Parlamentosu, her zaman bu konuları ticari görüşmelerin ön koşulu olarak masaya koymaya çalışmaktadır. Avrupa Parlamentosu sıklıkla idam cezasına izin vermek için bağımsız seçim yapan, toplumsal cinsiyet veya evlilik konusunda geleneksel görüşe sahip olan veya ‘’talep üzerine kürtaja’’ izin verilmemesi gerektiğine dair ahlaki bir pozisyonu bulunan ülkeleri hedef aldı.
Daha saçma örneklerden bazıları, AB’nin ticaret görüşmelerinin ön koşulu olarak ülkelerin internet ve teknoloji politikalarını değiştirmesini talep etmesi gerektiğini savunan Avrupa Parlamentosu raporlarını kapsıyordu. Ulusal egemenlik kavramı -doğal olarak- AB’nin anlamakta başarısız olduğu bir konudur.

Ticaret anlaşmaları tekrar tekrar ticaretin siyasallaştırılması yüzünden feshedilir veya ertelenir. Genel olarak bu yaklaşım biçimi, AB’nin, Batı kültürü içinde daha fazla kabul edilebilir olduğunu düşündüklerini politikalarına uymaya zorlaması küçük ülkeler bakımından “işe yaradı”. Bununla birlikte aynı yaklaşım daha büyük ülkeler söz konusu olduğunda başarısız oldu.

Avrupa Parlamentosu üyesi (MEP) olduğum zaman birçok kez Avrupa Parlamentosu önüne geldiğinde AB- Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ticaret anlaşmasına (Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı) karşı olmak için pek çok yasal sebep vardı, birçoğu eski ABD Başkanı Barack Obama’nın başkanlığının son yılı sırasındaydı. Benim görüşüme göre, AB’nin, Amerika’yı yaklaşımını değiştirmeye çalışma niyeti muhalefet için geçerli bir sebep değildi. Aynı şekilde, bu yaklaşım AB-Hindistan müzakerelerini yıllarca durdurdu.

Geçen yıl, rüzgâr tam tersine döndü. AB Yüksek Temsilcisi, ABD’nin Avrupa’nın şirketlerine ve çıkarlarına karşı yaptırıma başvurmasından şikâyet etti. Aniden AB’nin ticarette daha az uyuşmazlığa inanmayı keşfettiği görüldü. Kısa sürede ortaya çıktı ki, beklendiği gibi, bu ilke sadece tek yönlü uygulanıyordu. Bana göre, bu durum bütün dünyada tekrar tekrar uyuşmazlığa yol açtığını gördüğüm bir AB küstahlığını temsil ediyor.

TİCARET SİYASALLAŞTIRILMAMALI

Bu sebepten, AB-Çin yatırım anlaşması konusunda her zaman bir parça ihtiyatlı davrandım. Bu sitede ocak ayında Avrupa Parlamentosu’nun onayının ticareti siyasallaştırma arzusu nedeniyle sırf bir biçimcilikten daha fazlası olacağını, ancak Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu’nun devam etme konusunda kararlı davransaydı anlaşmanın onaylanacağını savundum. Şimdi Avrupa Komisyonu’nun kararlılığı değişiyor gibi görünüyor. Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovkis, mevcut siyasi iklimin, “ortamın, anlaşmanın onaylanmasına olanak sağlamadığını’” söyledi. Bu tip bir terminolojinin daha önce kullanıldığını gördüm.

Bu genellikle görüşmelerin resmi olarak askıya alınmadığı, fakat Avrupa Komisyonu’nun hiçbir işlem yapmayacağı anlamına gelmektedir. Bir süre sonra, bir önlemin arkasındaki itici güç yok olur ve bir kez gündeme gelmeden önce süresi dolar.

Bu zaman akışı normal ve şaşırtıcı değil. AB, Çinli yetkililere yaptırım uyguladı, Çin karşılığında Avrupalı yetkililere yaptırım uyguladı. AB şimdi, Çin yaptırımları yürürlükte olduğu sürece anlaşmanın onaylanmasının olmayacağını düşünüyor. Her zaman “haklı” olduğunu ve tartışmanın diğer tarafının her zaman “yanlış” olduğuna inanan bir kuruluş için bu tür bir mantıkta tutarsızlık yoktur.

AB, esasında ticaret müzakerelerini eşit taraflar arasında bir görüşme olarak düşünmüyor. AB her zaman kendi “kurala dayalı düzenine” sahip olmalıdır, ancak diğer tarafın kuralları ve çıkarları çok az göz önüne alınmalıdır. İster Brexit konusunda Britanya ile isterse Çin ile olsun AB’nin aynı düşünce yapısına sahip olması herhangi bir anlaşmanın tamamlanması konusunda zorluklara yol açıyor.
Ticaretin önündeki engellerin azaltılması refahı yükseltir ve istihdam yaratır.

Sonuçta ekonomik faydalar her iki topluma da yardımcı olur, yaşam standartlarının yükselmesine ve sonuçta toplumdaki en yoksulların yararlanmasına yol açar. Ticaretin siyasallaştırılması sonunda vatandaşların bedelini ödeyeceği bir lükstür.