Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) yeni yönetimi, bazı “değer yargıları”nı ön planda tutuyor. ABD Başkanı Joe Biden’ın kısa süre önce Dışişleri Bakanlığı’nda yaptığı dış politika öncelikleri temalı konuşma ve ABD hükümetinin yeni yoğun diplomatik girişimleri, Washington’un müttefikleriyle ilişkilerini iyileştirmeyi umut ettiği yönünde önemli bir sinyal teşkil ediyor. Bu, daha acil bir hedefe de işaret ediyor: Demokrasinin başlıca değer yargısı olduğu bir ittifak kurmak.

“Demokrasi ittifakı”, aslında hiç de yeni bir konsept değil. 2008 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapan David Gordon “Demokratik Ülkeler Grubu” konseptini ileri sürmüştü. ABD’nin yeni yönetimi bu konsepti tekrar ortaya koyarak, yara bere içindeki Trans-Atlantik Ortaklığı’nı iyileştirmeyi amaçlıyor. Geniş perspektifte ABD’nin bölgedeki müttefikleriyle birlik olup Çin’in önünü kesme niyetini de gözlemlemek mümkün. Nitekim Joe Biden, kısa süre önce yaptığı konuşmada, ABD’nin bu amacından bahsetmekten de çekinmedi.

Ancak Avrupa ülkelerinin ABD’nin kurmayı dört gözle beklediği “demokrasi ittifakı”na ilgisinin pek de büyük olmadığı görülüyor. Almanya Başbakanı Angela Merkel 5 Şubat’ta yaptığı konuşmada, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında pek çok konuda görüş birliği bulunmasına rağmen, Avrupa ülkelerinin bağımsız bir “Çin politikasına” ihtiyaç duyduğunu vurguladı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise Merkel ile benzer bir görüş dile getirdi. Macron, Avrupa ülkeleri ve ABD’nin ortak değer yargılarına sahip olduğunu, ancak diğer yandan da ABD ile el ele verip Çin’e karşı düşmanca girişimlerde bulunmamaları gerektiğini söyledi.

ABD’de yayın yapan News Week dergisi de Avrupa’da hakim bu görüşün doğru olduğunu kanıtlar nitelikte bir makale yayımladı. Makalede, ABD’nin “değer yargısı ittifakı” düşüncesinin çağdaş Avrupa ülkelerine pek cazip gelmediği, Washington’un, bilhassa demokrasi konseptinin Avrupa ülkelerinin dış politikasındaki payını abarttığı belirtildi.

Aslında küreselleşme çağında tüm dünya ülkelerinin çıkarları birbirine bağlıdır. Yeni koronavirüs (Covid-19) salgını, ülkeler arasındaki dayanışma ve iş birliğinin öneminin kavranmasını sağladı. Joe Biden bile Çin ile iş birliğini geliştirmenin şart olduğuna işaret etti. O halde diğer ülkeler ABD’nin çıkarlarını korumak amacıyla Çin’e düşmanlık yaparak kendi menfaatlerini zedelemeyi göze alır mı? Meksika’nin eski Çin Büyükelçisi Jorge Guajardo basına verdiği demeçte, “Tüm dünya ülkeleri, tek pozitif büyüme gerçekleştiren başlıca ekonomi ile iş birliği fırsatından vazgeçip ABD ile mi ittifak kuracak? Gerçekler ABD’nin güvenilmez bir ortak olduğunu ispatlıyor.” diye konuştu.

Biden yönetimi, “demokrasi”yi ne kadar güzel şekilde tasvir etmeye çalışırsa çalışsın, ABD’deki demokrasi kargaşasını saklayamaz. Siyasi kutuplaşma, siyasi partiler arasında giderek şiddetlenen sürtüşme, toplumsal bölünme, ırkçılık “tümorü” ve Kongre binasına düzenlenen büyük ölçekli baskın gibi olaylar örtbas edilemez. Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Joseph Stiglitz, ABD’de demokrasinin artık tüm nüfusun sadece yüzde 1’inin faydalanabileceği bir olguya dönüştüğünü ifade ediyor.

ABD kamuoyunda ise ülkenin Batı dünyasındaki öncü rolünü giderek kaybettiği görüşü hakim. Washington Post’ta kısa süre önce yer alan bir makalede, “Müttefik ülkeler, niçin salgınla mücadelede başarısız olan ve baskın olayına maruz kalan bir ABD yönetimine inansın?” sorusu yöneltildi.

Bu dünyada birbirinin tıpatıp aynısı olan iki ağaç yaprağı bulunmadığı gibi, birbirinin kopyası iki tarih, kültür ve siyasi sistem de bulunamaz. Çeşitlilik objektif bir gerçektir. “Değer yargısı ittifakı” oluşturmak, sadece insanlığı düşmanlığa ve kin ve nefrete sürükleyecektir. Tıpkı ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Alfred Kissinger’in söylediği gibi: “Bir ülkeyi hedef alırken başka ülkelerle ittifak oluşturmak akıllıca bir girişim değildir. İdeolojik ön yargılarından vazgeçmek, anlaşmazlıkları kontrol altına almak ve iş birliğine odaklanmak, ancak tüm dünya ülkelerinin ortak arzusu ve çağın ana eğilimidir.