Önceki yazımı Global Times gazetesinden bir alıntıyla bitirmiştim. O alıntı “sosyalist Çin”in başarılarının Amerika Birleşik Devletleri (ABD) için bir sistem rekabeti oluşturduğundan ve bunu uzun vadede bir tehdit olarak gördüğünden bahsediyordu. O “sosyalist Çin” ile Amerika arasında hâlihazırda bir sistem rekabetinin olup olmadığı sorusunu irdelemek başlı başına birkaç yazı hatta kitap konusu olacak kadar kapsamlı bir iş. Yine de, biraz spekülatif olmakla birlikte, “Biden’ın bugün izlediği kısmen kamucu politikaların ve vahşi (neoliberal) kapitalizmi ıslah etme girişimlerinin Çin’in sisteminin kazandığı başarıyla bir ilişkisi olabilir mi?” diye bir soru ortaya atabiliriz. Malum, pandemi sürecinde Trump yönetimindeki Amerika’nın “süper güç” efsanesi ve “Amerikan rüyası” büyük bir çizik yedi. En vahşi haliyle uyguladıkları neo-liberal kapitalizm ABD’yi dibe çekerken “sosyalist Çin” yükseldi. Çin, salgınla mücadeleyi “önce insanlarımızın sağlığı” diyerek kazandı ve ardından ekonomisini hızla toparladı. Yani önce insanı koruyarak ekonomisini de kurtardı. Bir de, konu üzerinde düşünürken ABD’de özellikle genç nüfus arasında yükselişte olan sosyalizm sempatisini de hatırımızda tutalım…

Yukarıda bahsettim alıntı, ABD’nin düşmanlığının Çin’in ulusal güvenliğini tehdit edeceğini ve bu konuda Çin’in bazı önlemler alması gerektiğini söyledikten sonra “Durumu ancak artan gücümüzü biriktirerek istikrarlı hale getirebilir ve sonunda durumu tersine çevirebiliriz (…) Çin ve ABD bu oyunu ne kadar uzun süre oynarsa, ABD’nin dayanma olasılığı o kadar azalacaktır.” diyordu. Fakat bu “oyun” süreci Çin’in beklediği kadar zorlu olmayabilir. Göründüğü kadarıyla, ABD bu sert ve kural tanımaz oyundan vazgeçmeye hazırlanıyor. Zira “ilk 100 gün” konuşmasında Biden, Çin’e karşı uygulamayı tasarladığı haydutça (doğrudan müdahaleci) politikadan havlu attı. Hem Biden hem de Dışişleri Bakanı adeta “Çin ile sadece güçlü rekabet edeceğiz” der gibi konuştular. Bu politika değişikliğinin nedeni, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri başta olmak üzere bazı diğer müttefiklerini haydutça Çin politikasına katılmaya ikna edememiş olmaları. 29.04.2021 tarihinde Asia Times sitesinde yayınlanan “Getting tough on China more rhetoric than reality” başlıklı yorum yazısı “ABD’nin AB ve diğer müttefikleri dâhil olmak üzere çoğu ülke Çin’i hedef alarak kendi ekonomik çıkarlarını riske atmayacaktır.” diyordu. ABD’nin, AB’yi peşine takarak, iki kutuplu bir dünya tasavvurunun artık hayal olduğunu anladığını ummak için erken mi sayılır, bilemiyorum.

ABD’NİN BAHÇESİNE GİREN ÇİN

CGTN (China Global Television Network)’nin sitesinde yayınlanan bir yorum yazısına göre, Çin Dışişleri Bakanı “Wang Yi’nin Orta Doğu ziyareti tam da enerji zengini ekonomilerin yavaş yavaş ABD’den uzaklaşmaya ve Çin’e yaklaşmaya başladıklarının görüldüğü zamanda gerçekleşti”. Durumun tam olarak böyle olup olmadığını yakın zamanda yaşanacak gelişmeler gösterecek. ÇKP kaynaklarında yazılanlara göre, “ABD, Orta Doğu’ya yaptığı emperyalist müdahalelerle bölgeyi bir sorun ve düşmanlık yumağı haline getirdi. Bölge ülkeleri ABD’nin emperyalist müdahaleci politikalarından usandılar. Amerikan politikalarının bölgede barış ve istikrarı bozduğunun, ülkelerin kalkınmasına hiçbir faydası olmadığı gibi, tam aksine, gelişmelerini engellediğinin farkına varmaya başladıkları görülüyor.”

Orta Doğu, ABD’nin kendi arka bahçesi saydığı bir bölge, malum. Çin, şimdi ABD’nin işte bu “arka bahçesinde” dolaşmaya başladı. Üstelik bölgeyle-ülkelerle sorun ve husumet değil barış ve istikrar konuşarak; petrolü kontrol etmek için baskı ve daha fazla silah satışı için dayatma değil ekonomik iş birliği ve kalkınmadan söz ederek dolaşmaya başladı. Bu amaçla, Orta Doğu için neredeyse bölgedeki bütün sorunların çözümünde “kolaylaştırıcılık” rolü için beş maddelik bir “Barış ve İstikrar” planı önerdi. Suudi Arabistan-İran arasındaki görüşmeler ve İsrail-Filistin barış görüşmesi için arabuluculuk rolü alabileceklerini söyledi. Çin’in bu “Barış ve İstikrar” planına ABD’nin nasıl bir tepki vereceğini tahmin etmek zor değil. Fakat, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) yukarıda andığım tezlerini göz önünde bulundurarak, bölgede yaşanan hiçbir sorunda payı olmayan ve ülkeler arasında yaşanan sorunlarda taraf olmamış Çin’in önerdiği bu role bölge ülkelerinin olumlu yaklaşmasını bekleyebiliriz.

Çin’in İsrail ilgisinin bir diğer nedeni daha var: İsrail’in geliştirdiği keşif uçakları. Çin bu uçaklardan satın almak istemiş fakat ABD, Çin’in yaptığı ön ödemeyi İsrail’e ödeyerek satışı engellemişti. Bu teknoloji Çin’in çok ilgisini çekiyor.

Orta Doğu-Körfez bölgesi sadece dünyanın en zengin petrol bölgesi değil, aynı zamanda, parası çok olup neredeyse hiçbir sanayi ürünü üretemeyen bölgesi. ÇKP kaynaklarına göre, bazı ülkeler petrol sonrası konusunda endişelenmeye başlamışlar ve bu konuda Çin ile iş birliği yapmayı değerli buluyorlarmış. Çin’in gelecek yıllardaki büyük enerji ihtiyacını karşılamayı garantiye alma isteğine karşılık (bazı) bölge ülkelerinin kalkınma beklentileri… Bu çok kapsamlı ve büyük bir iş birliği girişimi. Üstelik sadece bir ekonomik iş birliği girişimi değil. Çin’in bugüne kadar hiç bulaşmadığı “siyasi” bir boyutu da var: Orta Doğu “Barış ve İstikrar” planı. Konuyu ilginç kılan (ve ABD’nin bahçesinde kurduğu düzeni bozacak olan) da zaten bu siyasi boyutu. Bu açıdan Çin için de ilginç bir deneyim olacak.

BirGün / Kamuran Kızlak